Helal dairenin ne kadar içindeyiz?

Helal ile haram arasında göz ardı ettiğimiz bir sınır var. Eğer o sınırı fark etmezsek, helal dairenin içinden çıkmamız an meselesi…

Çağın müceddidi Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Sözler adlı risalesinde “Helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir, harama girmeye hiç lüzum yoktur.” der. İslam’ın, aslında insanı dünya namına nimetlerden alıkoymadığını, Allah’ın çizdiği sınırlar içinde olduğumuz müddetçe helal lezzetlerin gönlümüzü eğlemeye yeteceğini, bir nevi ihtar eden bu söz; ne yazık ki çoğumuz tarafından yanlış anlaşılıyor. Nihayetinde de suiistimal ediliyor.  “Kadın kadınayız, erkek erkeğeyiz.” diyerek; kelamımız, davranışımız yahut giyim kuşamımızla haram sınırını, farkında olmadan ihlal edebiliyoruz. Bazen de, Allah’ın hoşnut olmayacağı zevklere girdiğimizde, vicdanımıza perde yapıyoruz o muazzam satırları. Oysa Üstad Hazretleri, helal dairenin keyfe kâfi geleceğini söylerken dahi, ‘bir daire içinde‘ olduğumuzun altını çiziyor. Sözgelimi, ‘Helal zevklerin de illaki sınır var‘ diyor. Asr-ı Saadet’in o güzel ruhlarının, helal olan şeylere bile harammış gibi temkinle yaklaşmasının da sebebi bu olsa gerek. Ne diyordu doğru sözlü Hazreti Ebubekir: “Biz bir harama düşmek korkusundan, yetmiş helâli terk ederdik.”  İşte tüm mahut nedenlerden ötürü, önce kendi nefsimizi baz alarak soralım: “Helal dairenin ne kadar içindeyiz?”

İçinde bulunduğumuz toplumu nazara alırsak, dairenin tam anlamıyla ortasında olduğumuzu söylemek pek mümkün görünmüyor. Manzaraya göre, biz hep o çizginin sınırlarında gezmeyi tercih ediyoruz. Baştan dile getirelim, niyetimiz asla eleştirmek değil; yalnızca durduğumuz yerin tehlikeli alan olduğunu hatırlatmak. Maalesef hepimizin günaha sürüklenecek zayıf bir yanı mevcut. Kimi düğünlerde eğlenmekten haz alıyor, kimi deniz tatili yapmaktan, kimi de lüks yaşamaktan. Bunlar; yemek yemek, alışveriş yapmak gibi günlük hayatın gereksinimlerini de kapsıyor. Fakat hiçbiri göründükleri kadar masum değil. İlahiyatçı yazar Arif Arslan’a göre, caiz olsa bile yemek yerken, düğünde eğlenirken, kazandığımız parayı harcarken Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin bahsettiği daireden çıkmak an meselesi. Bunun da nedeni bizleriz. Keyfe kâfi gelecek lezzetlerden daha fazlasını istiyoruz zira. Harama yakın şeylere ihtiyaç hissediyoruz. Yoksa Allah zaten o daireyi, Üstad’ın da dediği gibi, ‘geniş‘ yaratıyor.

Evimiz deyip geçmeyin!

İlk olarak ev içi yaşantımıza ayna tutalım mesela. Ev ortamı, mütedeyyin olsun olmasın herkesin kendini en özgür hissettiği alan. Kapıdan içeri adım attığımız an, ‘oh be‘ diyoruz. Haklıyız da. Yuvalarımız haram gözlerden uzak olduğumuz yerlerin başında geliyor. Bir kere dışarıda giyindiğimiz gibi giyinmek zorunda değiliz. Bu yüzden, ‘evin içi‘ diyerek saçılıp dökülüyoruz. Ama bunun mahzurlu olabileceğini akledemiyoruz. Ev ahalisinin bize helal olduğunu varsayıyor; ‘abimizdir, bacımızdır, annemizdir, babamızdır, eşimizdir‘ diyerek yalnız olmasak da,  sadece avret yerlerimizi örten kıyafetlerle hane içinde durmayı tercih edebiliyoruz. Oysa İlahiyatçı Arif Arslan, “Evdeyiz zaten düşüncesiyle anadan doğma şekilde gezmek caiz değildir.” diyor.

Yalnızken bile haya gözetilmeli

Helal dairede de kıyafetlerimizin bir ölçüsü olması gerekiyor dinimize göre. Göbek ve diz kapağı bölgesinin kapalı olması emri, son hudut aslında inananlar için. Arslan, gerekmedikçe ‘diz kapağı ve göbek arası‘ dışındaki yerleri açmamak gerektiğinin üzerine basıyor. Kaldı ki, bu kurala sadece ev içinde değil, başka ortamlarda da riayet edilmesi lazım. Tatil yerlerinde mesela. Son yıllarda alternatif tatil modası söz konusu mütedeyyinler arasında. Erkeğe de kadına da ayrı havuz ve plaj olanağı sunuyorlar. Aslında dindarların düşünülmüş olması bakımından hayli önemli bir icraat bu. Fakat ne yazık ki, mahut plaj ve havuzlarda helal sınırını aşacak haller sergiliyoruz. Örneğin bikini, mayo giyen fazlasıyla tesettürlü var. Hâlbuki kadınlar plajında da havuzunda da olsak tercihimiz bikiniden yana olmamalı. Kaplıca hamamları da farksız değil plajlardan. Hatta plajlar hamamların yanında masum kalıyor. Çünkü istisnalar bulunsa da hamamlarda peştamal kullanımı neredeyse kalmamış durumda. Bilhassa orta yaş ve üstü hanımlar, yalnız başınaymışcasına üryan geziniyorlar. Oysa ki Allah Resûlü bir hadis-i şerifinde, “Başka birinin yanında soyunan kadın, imanından soyunmuştur.” buyuruyor. Sırf bu sebeble de olsa, helal dairedeyken dahi edeple giyinmek Müslüman hanımların boynunun borcu. Diğer yandan, rahmet meleklerini de göz ardı etmemek lazım. İlahî Beyan’da Allah, “Her birini (her bir insanı) önünden ve arkasından izleyen melekler vardır.” diyor. İlahiyatçı Arslan, her bir insanın 360 rahmet meleği tarafından korunduğunu, bu nedenle de hayamıza dikkat etmemiz gerektiğini hatırlatıyor. Çünkü Güzeller Güzeli Peygamberimiz (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) “Meleklerinizi hayanızla dinlendiriniz.” buyuruyor. Aksi takdirde melekler bizden kaçıyor. Meleklerin yanımızdan ayrılması ise şeytanın bize yaklaşmasını kolaylaştırıyor. (Buraya kadının kadına diz kapağından yukarısının mahrem olmadığını da mı eklesek?)

Düğünlerde ne yapacağız?

Söz konusu hassasiyetten düğünler muaf değil. Malumunuz, toplumumuzda evlilik merasimleri hayli önemseniyor. “Bir daha mı olacak?” düşüncesiyle çoğu zaman helali, haramı o günlerde rafa kaldırıyoruz. Kadın-erkek karışık oynuyoruz, “Ne olacak canım, zaten Peygamberimiz düğünlerde eğlenmeye müsaade ediyormuş.” diyerek dinin lütufkâr yanlarını istismar ediyoruz. Arif Arslan, Sahib-i Fazilet’in (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) fazileti kaybetmeden ve insanı hayvanî hareketlere sokmayacak eğlencelere müsaade etiğini söylüyor. Bizse, bir sünnet-i seniyye olan evliliğin duyurulduğu düğünleri, -en kaba tabiriyle- kopma, coşma yeri olarak addediyoruz. Ne yazık ki, bu Müslüman’a yakışan bir davranış şekli değil. İlahiyatçı Arslan, helal daireden çıkmamak için dengeyi gözetmek gerektiğini belirtiyor. “Ne ifrat ne tefrit; çünkü İslam denge dinidir.” diyor. Bu zaviyeden bakıldığında düğünler, nişanlar, kınalar haremlik-selamlık şekilde yapılsa da, eğlenirken Müslümanca eğlenme duyarlılığına sahip olmak elzem. Çünkü helal dairenin içinde kalmak, biraz da böyle yaşamayı gerektiriyor. Peygamber Efendimiz de (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm)  müminler için aslolanın mezkûr dengeyi kurmak olduğunu hatırlatıyor bir hadis-i şerifinde: “Helal bellidir, haram da bellidir. Helal ile haram arasında şüpheli olan şeyler vardır. Bunları insanların çoğu bilmez. Kim şüpheli şeylerden kaçınırsa dinini ve ırzını / şahsiyetini korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere dalarsa, harama düşer. Bu tıpkı (içine girme yasağı olan) koru etrafında davarlarını otlatan çobanın durumu gibidir. Çok geçmez, bu çobanın davarları yasak olan koruya girebilir. Biliniz ki her hükümdarın bir korusu vardır. Yeryüzünde Allah’ın korusu ise haramlarıdır.” diyor.

Tüm bu bahislerden erkekler muaf değil elbette. Onlar da zikredilen riskle fazlasıyla karşı karşıya. En basitinden yaz gelince tercih ettikleri şortları örnek gösterebiliriz sebep olarak. Diz kapağının üstünde pantolon giyinmeleri dinen caiz değilken, kısa şortlarla namaza geliyorlar artık. Buna ilaveten yasak değil diye üstsüz dolaşmaktan utanmayanlar da çok. Peki, bir erkek olarak Allah Resûlü öyle mi? Gelin İffet Heykeli’nin (aleyhi’s salâtü ve’s selâm) hayatından bir ayrıntı sunalım. Allah Resûlü, Allah’ın kendisini gördüğünü hiç unutmadan, edep ve hayâ çerçevesinde bir ömür geçiriyor. Her anında doğru konuşuyor, doğru davranıyor. Zaten bir peygamber olarak O’ndan aksi beklenmezdi. Fakat O böyle yaşamasına rağmen biriyle denk geldiğinde oturuşunu, duruşunu düzeltme eğilimine yine de giriyordu. Bir gün aynı hassasiyeti Hazreti Osman’a karşı da gösterdi. İnsanlar, “Ey Allah’ın Nebisi! Osman Senin damadın. Niye toparlanıyorsun?” diye sordu. İki Cihan Serveri de onlara şu cevabı verdi: “Osman’dan melekler bile utanır.”

O halde özet olarak şunu söylemeliyiz: Helal dairede kalmak için edebe mugayyir hareket etmemeliyiz. Çünkü edep ve hayânın terki harama giden yolları açıyor. İlahiyatçı yazar Arif Arslan, “İslam edep dinidir. Yasaklanmamış zevkleri dahi, bu yüzden edep ölçüsünü göz önünde bulundurarak yaşamalı insan.” diyor ve Güzeller Güzeli Peygamberimiz’in (sallalallahu aleyhi ve sellem) ümmetine ithafen yaptığı şu ihtarı hatırlatıyor: “Hayası olmayanın imanı olmaz.” Bize düşen, helal dairedeyken bile bu hadis-i şerifi göz önünde bulundurmak. Aksi takdirde helal dairenin sınırını ihlal etmemek elde değil…

Yemek yemek caiz ama…

Yemek içmek de helal dairenin sınırında olması gereken şeyler. Fakat burada bir ayrıntı var. Biz yasak olmayan bir yiyeceği yesek bile,  ‘helal‘ diyerek ‘istediğim kadar yiyebilirim‘ mantığında olmamalıyız. Fazla yemek de, helalden harama götüren nedenlerden biri. Öte taraftan, eğer söz konusu bir hastalığımız varsa ve helal olan yiyecekler o hastalıktan ötürü kişiye zararlıysa, işte o yiyeceklerden kaçınmak gerekiyor.  Bir misalle anlatalım. Tatlı, şeker yemek helal olsa bile şeker hastası kişinin bu tip gıdaları tüketmesi dinen haram kabul ediliyor. Son yıllarda ‘dindar nesil‘ arasında yaygınlaşan helal biraya da yeri gelmişken değinelim. Arif Arslan’a göre şüpheli şeylerden kaçınmak dinin gereği. Bu yüzden, sakıncalı, içeriği tam açıklanamamış meşrubatları tüketmemek gerekiyor. Hazreti. Ebubekir misali kendi ocağımızda pişen yemeğin bile kaynağını öğrenmek lazım.

Kelamın da fuhşu var!

Harama giden yollara set çekmek için sadece giyimimize, davranışlarımıza özen göstermek yetmiyor. Ağzımızdan çıkan sözler de edep ve hayâ çerçevesine olmalı. Kadınlar da erkekler de kendi hemcinsleriyle birlikteyken konuşmalarına sınır koymuyorlar. Helal daireye sığınarak küfre, galiz ifadelere başvurabiliyorlar. Yahut batılı tasvirde ileriye gidiyorlar. Ama dilin kemiği yok. İlahiyatçı Arif Arslan, “Cennete talip olanların kötü sözden uzak durması gerekiyor.” diyor ve bir telmihte bulunuyor: “Çünkü Allah ağzı bozuk insanları sevmiyor.”  Kur’an-ı Kerim’e göre böyle uygunsuz konuşanlar kelam fuhşu yapmış oluyor. Bu sebeple, müstehcen fıkralardan dahi Arslan’a göre uzak durmak gerekiyor.

Lüksün de sınırı mevcut

Dinen zengin olmak, iyi yaşamak mahsurlu değil. Helalinden kazandıktan ve infak etikten sonra kişi güzel evlerde de oturabilir, güzel arabalara da binebilir. Ama israf etmeden… İlahiyatçı Arif Arslan, helal malı haram kılacak şeylerin zenginler için çok olduğu görüşünde. Örneğin, bir çanta ya bir ayakkabıya milyarlar yatırmak caiz değil. İşte böyle durumlarda helal kazançla kıyafet alınsa o kıyafet haram oluyor.

Yeni Bahar Dergisi’nde yer alan haber için tıklayınız..

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*