Kahve ve pastamız var; Ölüm Kafe’ye bekleriz!

Karin Westh Langgaard ve Ellen Hansen, Danimarka’da Ölüm Kafe buluşmaları düzenleyen iki psikolog. Burada 6. kez düzenlenen buluşmaya katılan ilk gazeteci ben oluyorum. Katılımcılarla ölüm üzerine konuşurken pastalar geliyor. Bizim masaya iskelet, diğer masaya da tabut figürünün olduğu pasta düşüyor.

Ölüm Kafe (Death Cafe) deyince aklıma ilk tabutların, kuru kafaların olduğu bir ortam gelmişti. Katılımcıların kahve ve pasta eşliğinde ölüm ve sonrası hayatı konuştukları bir ortam olduğunu öğrenince ‘mutlaka bunun haberini yapmalıyım’ düşüncesine kapıldım.Ancak bunun hiç de kolay olmadığını öğrenmem fazla sürmedi. Ama benim de pes etmeye niyetim yoktu!

Karin Langgaard ve Ellen Hansen, Danimarka’da Ölüm Kafe organize eden iki psikolog. İkilinin sahibi olduğu ofis, Ölüm Kafe’nin buluşma adresi. Buluşma saatinden bir hayli erken gidiyorum mekâna. Amacım kafe hakkında bilgi edinmek. Telefonda sık sık görüştüğüm Karin değil, Ellen karşılıyor beni. Biraz da muzipçe “İlk gelenin sen olacağını biliyordum!” diyor. Ellen, Karin’den duya duya ezberlediğim kuralları bir kez daha sıralıyor: Not almak yok, kayıt yok, katılımcıların ismini yazmak yok, fotoğraf çekimi ise katılımcıların onayına bağlı…

“Hepsine zaten evet dedim.” diyorum. O gün için 12 kişinin kayıt yaptırdığını öğreniyorum. Bu, Danimarka’da yapılan 6. Ölüm Kafe buluşması. Saatler 17.00’ye yaklaştıkça katılımcılar bir bir geliyor. İlk dikkatimi çeken, gelenlerin tamamına yakınının kadın ve 60 yaşın üzerinde olması. Ayaküstü tanışıyoruz. Masalardaki pastalar, daha doğrusu pastanın üzerindeki figürler herkesin dikkatini çekiyor. Birinde tabut, diğerinde iskelet var! Merak bu ya, hepimiz “Tabutun içi dolu mu?” diye birbirimize soruyoruz!

Karin bir masaya, Ellen diğer masaya oturuyor. İkilinin görevi sadece möderatörlük. Karin, “Aramızda bir gazeteci var.” deyip benim hakkımda kısa bilgi veriyor. Aynı zamanda Ölüm Kafe’lerine katılma şansı bulan ilk gazeteci olduğumu öğreniyorum. TV2 News haber kanalının ısrarla gelip çekim yapmak istediğini ancak kurallar gereği izin vermediklerini söyleyip ‘şanslısın’ diyor Karin ve Ellen. Benim aklım ise katılımcıların fotoğraf çekmeme izin verip vermeyeceklerinde. Önce tüm katılımcılar kısaca kendini tanıtıyor ve neden geldiğini anlatıyor. Çoğunluğun katılma nedeni, yaşlarından dolayı kendilerini ölüme yakın hissetmeleri. Bir-ikisi, torununun ölümle ilgili sorularına cevap veremediği için katıldığını söylüyor. “Kiliseye gidip neden papaza sormuyorsunuz?” dediğimde “Uzun yıllar gitmedik. Kendimizi kiliseden uzak görüyoruz. Hem burada daha rahat konuşacağımızı düşünüyoruz.” cevabını alıyorum. Tanışma faslından sonra her iki masada oturanlar kendi aralarında 1 buçuk saat ölüm hakkında konuşuyor. İlk izlenimim, yaşlarından dolayı ölümün kapılarını her an çalacağı endişesiyle yaşıyor olmaları. Sıra bana geldiğinde, ölümün hayatın bir parçası olduğunu ve ahirete inanan biri olarak ‘her an ölümü beklediğimi’, bunun da beni huzursuz etmediğini söyledim. Grubun en yaşlılarından biri, bu sözlerim üzerine, “Maalesef biz ölümü hayatımızdan çıkardığımız için sizin gibi rahat olamıyoruz.” diyor.

Bizim masaya iskelet, diğerine de tabut figürünün olduğu pasta düşüyor. Afiyetle iskelet parçalarını mideye indirirken Grönland asıllı kadının, “Kemikleri sert değilmiş. Galiba kadın!” esprisi, ortamın havasını biraz değiştiriyor. Danimarka’da her ne kadar kâğıt üzerinde ‘Protestan’ yazsa da gerçekte toplumun yüzde 55’i kendini ateist olarak tanımlıyor. Katılımcılardan sadece bir kişi ateist olduğunu ifade ediyor. Neden katıldığını ise “Başkalarının ölüm hakkında ne düşündüğünü merak ediyorum.” cümlesiyle açıklıyor. Ölünce yakılmayı istediğini söylüyor.

‘Yaşlandıkça ölümü konuşmaya başladık’
Katılımcıların birçoğu kısa zaman önce yakınlarından birini kaybetmiş. Bu durum ister istemez ölümü düşünmeye sevk etmiş. Tek Müslüman olduğum için soruların muhatabı doğal olarak daha çok ben oluyorum. İnsanın mükemmel bir varlık olduğunu ve mutlaka bir yaratıcının olması gerektiğini söyleyip tüm kutsal dinlerde yaratıcı (Allah) ve ahiret inancı olduğunu ifade ediyorum.

Konuşma ilerledikçe içlerindeki inanç boşluğu net bir şekilde ortaya çıkıyor. Örneğin, anlaşmış gibi hemen hepsi “Biz küçükken toplum daha inançlıydı ve biz daha huzurluyduk” diyor. Gençlikte hayatlarından çıkardıkları dini (inancı) ahir ömürlerinde yeniden keşfetmeye çalışıyorlar. Kiliseye pek gitmiyorlar ama sık sık mezarlık ziyareti yaptıklarını söylüyorlar. Mezar yeri isteği ise oldukça ilginç: “Bir ağacın gölgesinde yatmayı isterim”.

‘Gençken bunları konuşmuyorduk’
Katılımcılar, gençlerin ölümden bahsetmekten kaçtığı için bu konuyu konuşacak birilerini bulmak için Ölüm Kafe’ye geldiklerini özellikle vurguluyorlar. Tam burada acı gerçeği biri ifade ediyor: “Biz de gençken konuşmuyorduk ama yaş 70’e dayanınca mecburen konuşmak zorunda kalıyorsun.” Katılımcılar arasında bulunan bir psikolog ise “Arkadaşımın müdürü olduğu huzurevine davet ettiler. Ölüm hakkında konuştum. İkinci konuşma için davet beklerken arayan arkadaşım ‘Yaşlılar ölümden çok korkmuşlar. Bir daha gelmeni istemiyorlar.’ deyince şoke oldum. Oysa ölüm en çok onlara yakın ama gözlerini bu gerçeğe kapatıyorlar.” diyerek ilginç anısını paylaşıyor.

1,5 saat adeta su gibi akıp geçiyor. Son 15 dakikada herkes izlenimini kısaca anlatıyor. Hemen hepsi bir rahatlama yaşadığını, ölümün korkunç bir şey olmadığını söylüyor. Bizim masadakiler bana atıfta bulunup ilk kez farklı dinden biriyle ölüm üzerine konuştuklarını ve çok şey öğrendiklerini ifade ediyor. “Fotoğraf çekebilir miyim?” soruma istisnasız hepsi evet deyince bir başka mutlu oluyorum. Karin Westh, “İçeriden ilk fotoğraf çeken gazeteci de sen oldun.” deyip ‘şanslı’ olduğumu bir kez daha ifade ediyor. Kafeden ayrılırken hayatın tek gerçeği ölümü görmezden gelmenin imkânsız olduğunu bir kez daha görüyorum.

İlk kez İngiltere’de açıldı
Ölüm Kafe fikrinin mimarı İngiliz web tasarımcısı Jon Underwood. Buluşmayı Eylül 2011’de evinin bodrumunda organize ederken Jon’un annesi psikoterapist Sue Barsky Reid ilk Ölüm Kafe’nin ev sahipliğini yapmış. Jon Underwood, “Avrupa’da fikir tartışması yapmak için gayri resmi biçimde bir araya gelme geleneği (felsefe ve bilim kafeleri gibi) var.” derken, bu fikri ölüm hakkında daha açık tartışmalar yapılması amacıyla ‘cafe mortel’ etkinlikleri düzenleyen İsviçreli sosyolog Bernard Crettaz’dan aldığını söylüyor. Bugün 32 değişik ülkede Ölüm Kafeler düzenleniyor. Bugüne kadar 3 binin üzerinde Ölüm Kafe buluşmasına binlerce kişi katılmış. Kayıtlar internet üzerinden yapılıyor ve isteyen herkes Ölüm Kafe düzenleyebiliyor. Ancak buna rağmen bu işi gönüllü yapan bulmak oldukça zor oluyor.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*