Bahar nerede güzeldir? (Ahmet Özgündoğan)

Yıllar önce aynı başlıkla, ilk yazımı kaleme almıştım. Yine böyle bir bahar başlangıcıydı, ilk önce, Viyana’nın baharını övüp ordan İstanbul’a geçiş yapmıştım. Yazının sonunu da Viyana‘ya hitaben; „Sen ancak İstanbul için bir teselli olabilirsin“ diye bitirmiştim.

Yaklaşık yedi yıl öncesinin duygularıydı bunlar. Şimdilerde ise İstanbul‘u hatırıma bile getirmek istemiyorum. Düşündükçe kahroluyorum. Doğup büyüdüğüm şehir, hatıralarımla dolu şehir, ayrılığına tahammül edemediğim şehir, ve artık tanıyamadığım şehir.

Eski İstanbul‘un son nefeslerine yetiştim ben. 1980’ler… Aynı isimli diziyi seyredince kendi mahallemde hissediyorum her seferinde. Eksiği var, fazlası yok, o dizidedeki mahalle anlayışı. Eksiği var; Ermeni komşularımız ve ilkokul arkadaşım Hayko eksik. Bayramlarda, ahşap evinin önüne çıkıp, el öptürüp şeker dağıtan Rum Margeret Teyzem eksik… Başka bir Rum ailesinin avlusundaki bir odacığa sığınmış, yalnız başına yaşıyan, Yahudi mühtedisi Sacide Ninem eksik….. Alt kattaki Erzincan Alevisi Fadime Abla…. Hafif sinirli Üsküplü Arnavut Teyzem eksik… Gürültü yaptığımızda bize bağıran , rahmetli Tekirdağlı Gönül Ablam eksik… Mimar Sinan eseri mahalle Camisinin şadırvanında karagöz -hacivat gibi didişen, İspirli dede ile Batı Trakyalı Mehmet Amca eksik…

Bir hafta sonu Rum kilisesine davetliydik düğüne… Başka bir Pazar, sahil kenarında ki Ermeni kilisesine davet alırdık, başka bir düğüne. Akşamları ahşap evinin önüne çıkıp, güler yüzüyle hatırımızı sorardı Miki Amca, „ağabeyim Çanakkalede şehid oldu“ der ağlardı.

Mahallenin bir delisi bir down sendromlu Ermeni genci bir de sokakta yaşayan bir sarhoşu vardı. Ama ne aç gezerlerdi, ne de üşürlerdi kış olduğunda. Paramız olmadığında bakkal Mehmet Amca‘nın defteri yetişirdi imdada. Sebzelerimiz, sur diplerindeki beşyüz yıllık bostanlardan gelirdi soframıza. Evdeki çeşmeden akan suyu lıkır lıkır içebilirdik. Son demlerinde olsa da, eski İstanbul’un ruhu yaşıyordu hala.

Ve yıl 2016 , 20 milyon insan , daracık bir toprak parçasına tıkılmış, yaşamaya zorlanıyor. Tarihi yarımada yağmalanmış tamamen. Denizi bile görgüsüzce doldurulmuş ve 2000 yıllık tarihi şehirin haritası bile değişmiş. Latinlerin tahribatı çok ama çok hafif kalır bu yıkımın yanında.
İstanbulun rantını ilk keşfeden, Demokrat Parti olmuş. İlk onlar yıkıp-yakarlar, camileri hamamları. Sonra en büyük arazi ticaretini başka bir sağ partinin başkanı yapacaktı. Ama altın vuruşu, dinci geçinen, İstanbul’un kutsiyetine dile dolayıp, fetih edebiyatları yapan nasipsizlere, nasip olacaktı.
2000 yıllık tarih berheva edilecek, şehir , geri dönüşü olmayan bir vahşilikle katledilecekti. Konstantin’in nazlı şehri, Fatih’in gözbebeği, İslamın başkenti, İslam için diyen, kural tanımazlarca yağmalanacaktı. Geriye enkaz ve milyonlarca psikolojik sorunlu kalabalıklar kaldı. Mutsuz, karamsar, bencil ve birbirlerine güvensiz insanlar.

Evet, yine bahar geldi, Erguvanlar şehrini karabulutlar sardı, beyaz çiçekli kestane ağaçlarıyla, pembe çiçekli olanların yarıştığı şehrin her köşesine kan-gözyaşı bulaştı. Benim rengarenk kadim komşularımın yerini, kültürsüz, insafsız, ruhsuz ve bencil, köylü uyanıkları aldı.
Ey Viyana, özür dilerim senden, yedi sene önce yazdıklarım için. Baharın en güzel renkleri, kokuları sende. Suyunla temiz havanla, inanılmaz düzeninle, altyapınla tam insanlar için inşa edilmişsin. Evliya Çelebi senin için yüzyıllar önce övgüler dizmiş, hasretle anmış, yere göğe sığdıramamıştı seni ve çok haklıydı bu yazdıklarında. Yüzyıllardır güzelliğini, tarihini nasıl da korumuşsun. İnsana inşirah veriyor, Kahlenberg’ten görünen silüetin.

Ben İstanbulun yetimiyim, çok özlüyorum o nazlı çiçeği. O yüzden beni daha bir şefkatle sar sarmala kollarınla. Çünkü çok üzgün, çok hasretli ve çok buruğum, her yetim gibi…

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*