Anadilini yaşat ki toplum yaşasın!

Avrupa’daki Türk toplumu göçün altmışıncı yılına yaklaşıyor. Bu zaman zarfında pek çok kazanımlar elde eden toplumumuz büyük bedeller de ödedi. Önümüzdeki 5-10 yılı da göz önünde bulundurursak, bu bedellerin en ağırının Türkçe olduğu anlaşılıyor. Bu ise tam olarak idrak edilmiş değil. Toplum dilsiz, devletler sağır. Seri bir bilinçlenme ve yapılanma hareketi başlatılmazsa dil asimilasyonu kaçınılmaz.
Ağır yenilgiye uğramış bir orduyu, işgale uğramış veya büyük bir afete maruz kalmış bir memleketi nasıl tasavvur ederdiniz? Herhalde çoğumuzun gözünün önüne ölülere mezar yeri bulamayan defin görevlileri, yaralılara yetişemeyen doktorlar, sağda solda kalakalmış yaşlılar, oraya buraya koşmaktan yorulan sahipsiz çocuklar, yıkılmış köprüler, devrilmiş duvarlar, viran olmuş evler, bozulmuş bahçeler, ekilmemiş tarlalar, kan, çamur, açlık ve susuzluk gelirdi.

Ve hepimiz şu soruyu sorardık: “Bu sefalete, bu hezimete, bu ayaklar altında sürünmeye nasıl bir son verilebilir, yeni bir düzenle kendi içine göçmüş köyler, felç olmuş şehirler tekrardan ayağa kaldırılır, bir memleket, bir halk eski özgürlüğüne kavuşur?”
Günümüzde dünyanın birçok bölgesinde bu gibi felaketleri tasavvur etmenin ötesinde birebir yaşayan insanların olduğunu biliyoruz. Şunu da biliyoruz: Her felaketin arkasında bir sorumluluk ihlali söz konusu. Bu ihlal; hemen hepsinde, kendi kimliğine, köküne, kültürüne, geleneklerine, değer ve inançlarına ilgisiz kalmak, onlara sırt çevirmek ve tehlike anında onlar için yeterli mücadeleyi vermemek, uyanık olmamak şeklinde karşımıza çıkıyor.

ANADİLİNİ KORUYAMAYANLAR TOPLUM OLAMIYOR
Bütün bu unsurların hayatını devam ettirmesi için onları yaşamak ve gelecek nesillere aktarmak gerektiğini hepimiz biliyoruz. Ama nasıl? Bilim adamlarına göre bunun yolu evvela anadilini korumaktan geçiyor. Bu sorumluluktan kaçıp anadillerini ağır bir yenilgiye uğratanlar, Berlin Eğitim Müşaviri Prof. Dr. Cemal Yıldız’a göre, bırakalım kimlikli bir fert olmayı, bir araya gelip toplum bile olamıyor.

Toplum olamayınca; kimliği, kültürü, gelenekleri, değer ve inançları ile ilgili talepleri de olmuyor. Olsa da bu talepler güçlü bir şekilde seslendirilemediğiiçin ne hukukta, ne siyasette, ne medyada, ne edebiyatta bir karşılığı oluyor. Bundan böyle artık anadilinden değil; gereksiz, olmasa da olur bir ‘köken dili’nden, ‘aile dili’nden, ‘ev dili’nden bahsediliyor.

TÜRKÇE, SAVAŞTAN ÇIKMIŞ ESİR BİR DİL
Ve yarım asır sonra bırakalım cümleyi, kelimeyi; harflerini bile kaybeden bir toplumda sorular sökün ediyor: İngilizce, Fransızca, İtalyanca, hatta Lehçe söz konusu olduğunda ikidilli eğitim, anadili eğitimi, yabancı dil eğitimi sorun olmazken, bir dünya dili olan ve Almanya’da yarım asırdan beri en çok konuşanı olan ikinci anadili olma özelliğini taşıyan Türkçe neden birçok haktan mahrum?Neden imajı yerlerde, gözden düşmüş,üzerinden buldozer geçmiş, evet savaştan çıkmış esir bir dil görüntüsü sergiliyor? Çocuklarımız bu dilde de aynı derecede düşünme, hissetme ve ifade etme yeteneğinden neden yoksun? Üstelik arkasında resmi dil olarak Türkçeyi kullanan 80 milyonluk bir Türkiye ve bir dizi uluslararası sözleşmeler, AB kararları, düzenlemeleri, hatta Eğitim Bakanları Konferansı’nın tavsiyeleri dururken!

Bunun cevabı çok basit. Çünkü Prof. Dr. Yıldız’ın tespitini başkaları daha önce çoktan yapmış. Çünkü Almanya’da nüfusu bugün 3 milyonu bulan, yarın, belki 5-10 milyona çıkacak bir kesimin dilini koruyarak ikinci büyük bir halk, yani yön verici bir kültür, yani dinamik oluşturması, bunun için hukuki ve siyasi statü talep etmesi istenmiyor. Hâlbuki Türkler halk değil, sadece bir toplum olmak istiyorlar. Ne yazık ki, bu toplumsal dinamiğin Almanya’ya uyumlu bir şekilde zenginlik ve güç katacağına dair ortada bir inanç yok!

Tam aksine böyle bir gelişme büyük bir yük olarak değerlendiriliyor ve yaşanmaması için icabında birçok hak görmezden geliniyor. İhmal ile görmezden gelmenin birbirini beslediği bir ortamda sadece Türkçe değil, ‘Türk toplumu’ da zayıflıyor ve ‘Türk kökenliler grubu’ olarak anılmaya ve nihayet öyle olmaya doğru gidiyor.

TÜRK KÜLTÜRÜ TÜRKÇE İLE SON NEFESLERİNİ VERİYOR
Eyalet bakanlıklarının internet sayfalarına bakarsanız; Türk çocuklarına, Almanca deyimle ‘anne-babası Türk olan çocuklar’a, Türkçe dersleriyle ilgili çok güzel sürprizleri var. Ne var ki bu dersler, son derece sınırlı ve ilkel şartlarda verildiği için göz boyamadan ileri gidemiyor. Bu çocuklar için Almanya’da öğretmen yetiştirmek ise iğneyle kuyu kazmakla eş. Zira tam eğitim veren üniversite sayısı sadece bir ve bu üniversite de ilkokul öğretmeni yetiştirmiyor.

Türkiye’nin gönderdiği öğretmenler de sorunu çözmekten epey uzak. Türkiye Almanya’ya 550 bin Türk öğrenci için 471 öğretmen göndermiş. Alman vatandaşlığına girmiş Türk çocuklar bu rakama dâhil değil. Beş yıllığına, cüz’i bir maaşla ve ilkel ders malzemeleri ile Almanya’ya bir milyona yakın Türk çocuğunun Türkçesini kurtarmak için gönderilen bu birkaç yüz öğretmen, öğrencilerin sadece yüzde 20’sine ulaşabiliyor. Derslerin öğleden sonra verilmesi, alınan notun karne ortalamasına etki etmemesi, öğretmenlerin Almanya’da doğup büyüyen çocukların hayatına yabancı kalması da eklenince derse girenler de bir süre sonra dökülmeye başlıyor.

Evet anadilimizden, kültürümüzün kalp atışından, ruhundan, yani Türkçemizden bahsediyoruz. ‘Güzel Türkçe’ diyerek gönlümüzde ayrı bir yeri olduğunu ima ettiğimiz, ‘ses bayrağımız’ diyerek milli aidiyetimizin asli unsurlarından saydığımız Türkçe! Çocuklarımız onu diline almıyor, kulağını onunla doldurmuyor. Türk kültürü, Türkçe ile son nefeslerini veriyor. Bu haliyle kültürümüz evimizdekimi zaman bir yatalak hasta, kimi zaman ruhunu teslim etmişbir cenaze. Başında ne bir imam, ne bir doktor, ne bir hemşire!

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*