32 yılını Türkçe kitaplara veren kütüphaneci: Kültürün yaşatılması anadilden geçer

Avusturya kütüphanelerinden binlerce Türkçe eser var. Büyük şehirlerin bütün merkez kütüphanelerinde sıra sıra Türkçe eserler okurlarını bekliyor ama ne yazık ki ciddi bir ilgi yok. Sadece Avusturya değil Avrupa’nın bütün büyük kentlerin kütüphanelerinde Türkçe kitaplar mevcut. Zaman Almanya’dan Oktay Yaman, 32 yılını kitaplara ve Türkçe eserlere vermiş bir Türk kütüphaneciyle konuştu. Berlin’deki kütüphaneci Tarık Seden’in söyledikleri dikkat çekici…

Berlin’in ‘Küçük İstanbul’ olarak ün salmış Kreuzberg semtinde bulunan tarihi bir kütüphanenin Türkçe bölümünden sorumlu Tarık Seden, Türkçenin yaşatılmak suretiyle korunması ve genç nesillere de aktarılmasının kaçınılmaz olduğunu söylüyor. Seden, anadilinin yaşatılması için Türkçe kitap ve mecmualardan daha fazla faydalanılmasını istiyor.
Tarık Seden. 32 yıllık kütüphaneci. Türkçe’nin unutulmamasına önem veren bir ‘dil gönüllüsü’. ‘Küçük İstanbul’ olarak tanınan ve vatandaşlarımızın yoğun olarak yaşadığı Berlin’in Kreuzberg ilçesinde bulunan tarihi Amerikan kütüphanesinde çalışıyor. Dile kolay, ömrünün büyük bir bölümünü kitap kokusu, tozlu raflar ve her gün kütüphaneye gelip giden farklı milletlere mensup yüzlerce insan arasında geçirmiş biri. Yüksek endüstri mühendisliğinden kütüphanecilik serüvenine geçişle şekillenen bir hayat onunki.
1970’li yıllarda Anadolu’dan Almanya’ya yapılan işçi göçünün sonucunda günlük hayatta yaşanan dil sorunlarıyla ilgili bir anda ‘gurbetçi’ olanların yaşadıkları olaylardan kesitler de sunan Seden’in üzerinde durduğu en önemli konu Türkçe kitaplar meselesi. Günümüzde sıkça tekrarlanan uyum kelimesinin henüz tedavülde olmadığı o yıllarda yaşananları anlatan Seden, Alman yetkili mercilerin Türkçe ile ilgili verdiği kararlardan övgüyle bahsediyor: “Almanların o yıllarda hakkaniyetli bir tavrı oldu. Halk kütüphaneleri tabii ki halkın vergileriyle kuruluyor. Denildi ki bu insanlar da vergi veriyorlar, ama kendi dillerinde kitaplardan faydalanamıyorlar. Onların vergileriyle Almanca kitaplar alıyoruz. Bu olmaz. Türkçeden de faydalanmalılar.”
Tabii ki bahsi geçen o yıllarda ‘misafir işçi’ diye tabir edilen Türkler yok sadece Almanya’da. Farklı dil ve kültürlerle tanışan ülke bugünkü kozmopolit yapısının temellerini atmaya başlamıştı. Bunu Seden’in kendisinden dinleyelim: “Almanya’nın birçok büyük kentindeki kütüphanelerde Türkçe eserler barındıran bölümler açıldı o yıllarda. Sadece Türkçe de değil, mesela göçmen nüfusunun yoğunluğuna göre farklı ülkelerin dilleri dikkate alınarak İtalyanca, Sırpça, Hırvatça, yeni Yunanca gibi bölümler de oluşturuldu. İçinde bulunduğumuz kütüphane ise Türklerin ağırlıklı olarak yaşadığı Batı Berlin’de olduğu için buradaki vatandaşlarımıza dil hizmeti verebilmek amacıyla Türkçe bölümü açıldı.”

NÜFUS DEĞİŞİMİ SONRASI TÜRKÇEYE İHTİYAÇ ARTTI
1990’lı yıllarla ilgili olarak Balkanlar’daki çatışmaları örnek vererek nüfus göçüyle anadildeki kitaplarla ilgili arz-talep ilişkilerine dikkat çeken Tarık Seden, Türkçenin ön plana çıkış hikâyesinin de işçi göçüne dayandığının altını çiziyor. “Özellikle Balkanlardakisavaşın bitmesiyle insanların Almanya’dan ülkelerine dönmelerine bağlı olarak bu dillere olan talep de burada azaldı. Bunlar azaldı azalmasına fakat bu sefer de Türkçe öne çıktı. Şimdi ise Suriye’den gelen sığınmacılardan ötürü Arapça önem kazandı. Kütüphane bu dilde de bir bölüm kurmak istiyor.” diyen Seden, ayrıca Türkiye’den işçi göçüyle, Kuzey Irak ve Suriye’den günümüzde yaşanan savaşlardan dolayı gelenler için de Kürtçe bölümünün mevcut olduğu bilgisini de bizimle paylaşıyor.
MEVZU BAHİS OLAN TÜRKÇE’NİN YAŞATILARAK GENÇ NESİLLERİN BİLİNÇLENDİRİLMESİDİR
Türkçe dili meselesine sadece kitap mevzu olarak bakılmaması gerektiği üzerinde duran kütüphaneci, “Mevzubahis olan yalnızca dil meselesi değil, dilin yanında kültürün de yaşatılması önemli. Türkçenin yaşatılmak suretiyle korunması ve genç nesillere de aktarılması kaçınılmazdır. Gençlerin bu mevzuda bilinçlendirilmeleri gerekir. Almanya’da yaşayan Türk gençlerinin Almancaları gelişti fakat Türkçeleri ise maalesef geriledi. Bilinçlenme ve dile sahip çıkma bu yüzden önemli bence. Ayrıca, yayıncılıkla ilgili Türkiye’de neler olup bittiğinin de, hangi yayınların yapıldığının takibi de Türkçeyle alakalı bir mevzu. Bu konu da gençleri ilgilendiriyor.” mesajı vererek vatandaşlarımızın ana dillerine sahip çıkmalarının gelecek nesiller için de şart olduğu görüşünü paylaşıyor.

“FAKAT İLGİ AZ” TESPİTİ DİKKAT ÇEKTİ
Türkçe kitaplara olan ilginin maalesef az olduğunu ifade eden Seden şunlara dikkat çekiyor: “Gördüğünüz gibi yerimiz burada sınırlı. Bu bir sorun. Ama daha önemli bir problem var. O da, kütüphanemizdeki Türkçe kitaplarımıza rağmen kitap siparişi noktasında Türk okurların ilgisinin az olduğudur. Almanca bölümünü baz alırsak ödünç almayla ilgili olarak azalma olduğu bir gerçek. Tüm bunlara rağmen yine de Türkçeye sadık okuyucularımız Türkiye’den daha fazla Türkçe kitap getirmemizi istiyorlar. Daha fazla kitap getirsek yerimiz az, getirmesek istekler var. Görüyorsunuz işimiz kolay değil. Ama burada önemli olan Türkçenin yaşatılmasıdır.”
“Kitap alırken hangi kriterleri göz önünde bulunduruyorsunuz?” şeklindeki sorumuza ise şu cevabı veriyor Seden: “Güncel eserlere önem veriyoruz. Türkiye’de çok tutulan bir konu olunca o konuyla alakalı kitapları almaya öncelik tanıyoruz. Ayrıca Türkiye’deki bir yazarın eseri Almancaya çevrilmemişse o kitabı da almaya çalışıyoruz. Fakat mesela Dan Brown’ın kitabının Almancası olduğundan bu yazarın kitabının Türkçe çevirisini getirmiyoruz, isteyen zaten Almancasını okuyor. Kısacası biz burada koleksiyonumuza kattığımız kitaplarla Türkiye’deki yayın hayatının bir panoramasını vermek istiyoruz ki aslında bu Türkiye’deki hayatın da bir panoraması.”

“FASULYE DEYİNCE AKLA PİLAV GELİYOR, HÂLBUKİ…”
Tarık Seden’in fasulye örneğini duyunca gülümsüyoruz. Fakat fasulye üzerinden dünyayı okumayla da ilk defa karşılaşıyoruz. Kendisinden dinleyelim: “Fasulye denince akla pilav geliyor. Ama dünyada yaklaşık 7 milyar insanın hemen hemen hepsi fasulye yiyor ve hepsinin de değişik fasulye yeme biçimi var. Aynı fasulyenin farklı kültürlerde farklı biçimde yenildiğinin bilinmesi ise dünyaya bakışımızı değiştiriyor. Çünkü ortada bizimkinden farklı bir şey var. Fasulyeden hareketle diasporada yaşayan insanların her zaman nerede yaşarlarsa yaşasınlar kendi kültürlerini koruma refleksleri devreye giriyor. Yani konu yemek dahi olsa tutuculuk mevzubahis oluyor.”
Göç olgusunun Almanya’nın bir gerçeği olduğu üzerinde duran Seden, diasporada anadiline vakıf olabilmenin de kültürün korunması için olmazsa olmaz şartlar arasında yer aldığını belirtiyor. “Burada dördüncü nesle mensup bir kişi mesela 2000’li yılların başında doğmuş olsa da, 1960’lı yıllarda buraya gelmiş olan dedesinin Türkiye’den beraberinde getirmiş olduğu değerlere doğal olarak sahip çıkıyor.” tespitinde bulunuyor.
ANADİLİNE SAHİP ÇIKAN KÜLTÜREL KÖKÜNE DE SAHİP ÇIKAR
Kütüphanelerin insanları kaynaştırdığını da ifade den Seden, “Kitap, gazete veya dergiler nedeniyle kütüphanemize gelen insanlar oldukça dar bir alanda bir arada bulunmak suretiyle birbirleriyle tanışıyorlar.” şeklindeki gözlemlerini paylaşıyor. Vatandaşlarımızın ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için kendi kültürel kökleriyle ilgili kitapların Türkçe dilinde de olmasının zaruri olduğunu belirten Seden, anadilinin teşvikinin sadece kitap, dergi, gazeteler aracılığıyla değil dijital ortamda da yapılması gerektiğini, bu alanda da hizmetler sunduklarını anlatarak ekliyor: “Anadiline sahip çıkan kültürel köküne de sahip çıkar. Kültürün yaşatılmasının anahtarı anadiline sahip çıkmaktır.”

AÇIK RAF SİSTEMİNİ ALMANYA’YA GETİREN BİZİM KÜTÜPHANE
İkinci Dünya Savaşı sonrası bölünen Almanya’nın komünizmle yönetilmeyen batı kısmında ABD tarafından inşa edilen mevcut kütüphanenin ülkeye ilk açık raf sistemini kazandırdığını anlatan Seden, “Eskiden insanlar kütüphanelerde ricacı olmak zorundaydılar. Resmi görevliydi kimin ne okuyacağına karar veren. Fakat açık raf sistemi ile insanlar istediği kitabı kimseye sormadan alıp okuma imkânına sahip oldular.” bilgisini vererek Amerikalıların açık raf sisteminin siyasi yönünü ise şöyle açıkladı: “Amerikalılar bunu tabii ki bilinçli olarak yaptılar bence. Hedef demokrasinin yerleştirilmesi ve özgürlüklerin önünün açılması idi. Yüzme havuzu veya opera binasıyla daha fazla insana ulaşabilecekken, kütüphane gibi halk nezdinde pek de çekici olmayan bir yola başvuruldu. Uzun vadede demokrasiydi hedeflenen ve bunu da bu şekilde başardılar.”

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*