Ali Çolak: Yeryüzün en güçlü silahı bizim elimizde!

Kayyımın yayınlamadığı, millete ait Zaman gazetesinin eski yazarlarından Ali Çolak umut dolu yarınların bizi beklediğini ifade ettiği duygu dolu bir yazı kaleme aldı. Sosyal paylaşım sitesi Facebook hesabında yazısını paylaşan Çolak ‚Hepimiz; ayakta kalabilenler, eteğindeki bütün taşları dökenler, hatalarıyla yüzleşenler, utançlarını yaşama şansına erişenler ve bu kapkara günlerde temiz kalabilmiş, umudunu bir yerlerde diri tutmayı başarabilmişler, el ele verip pırıl pırıl, uygar bir dünya kuracağımız gün, edebiyata, onun sınırsız iyileştirici gücüne tutunacağız. Bundan hiç kuşkum yok.‘ ifadelerinde bulundu.

Zaman yazarı Ali Çolak’ın kaleme aldığı „Tufandan Sonra“ başlıklı yazısının tamamı:

Dün, tanımadığım bir genç kadına kitabımı imzalayıp armağan ettim. İçimden öyle geldi. Bunun güzel bir şey olacağını düşündüm. O genç kadının kitabı merak edeceğini, eve gidince belki akşamı bile beklemeden onu okumaya duracağını, sayfaları arasından küçük mutluluklar devşireceğini; içinde gizli kalmış, saklanmış, iyice yorulmuş yaşama sevinçlerinin yerinden kıpırdayacağını, yeni yaşamaklar, yeni sevmekler için güç bulacağını düşündüm.

Bir banka şubesinde sıradan bir işlem yaptırdığım genç kadına imzalı kitabımı armağan ettim. “Mutlu günlerde okumanız için…” Bunu neden yaptım? Doğrusu ben de bilmiyorum. İlk kez karşılaştığım o genç kadının şaşırdığını, yüzünün hafifçe pembeleştiğini, bir anlık mutluluk duyduğunu fark ettim. Sonra ardıma bakmadan çıkıp gittim. Akşam eve gelince “Aferin” dedim kendime, “Birini mutlu edecek küçük bir iş gördün”. O kitabın, “Günlük Güneşlik Şarkılar”ın ilk macerasını hatırladım. -Daha basılmamışken, 1996 olmalı.- Bilgisayar çıktısından bir nüsha fotokopi çektirmek üzere kırtasiye dükkânına gittiğimi… Yirmisinde var yok bir genç kız fotokopiye başlarken kitabın adına takılıp kalmıştı. Oracıkta ilk yazıyı okumaya durdu. “İyi bir Cumartesi…” Yazı “Cumartesilerin aşığım ben” diye başlıyordu. Donup kalmıştı. “Bunları siz mi yazdınız?” “Evet” demiştim. Onun da yüzünde pembelikler açmıştı, unutamadım.

Tadını damağımda ilk hissettiğim günden beri (Ne zamandı hatırlamam elbette zor, belki de “Küçük Kemancı”yı, “Bremen Mızıkacıları”nı okuduğum o köy ilkokulunda yahut şiire benzer ilk karalamayı yapıp eve misafir gelmiş komşu annelere okuduğumda…) edebiyatın bir şeyleri değilse bile insanı, onun bazı anlarını değiştirebileceğine, güzelleştirebileceğine hep inandım, hala inanıyorum.

Edebiyatın tertemiz bahçesinde çalışıp duran, orada soluklanan ve sözcükler çoğaltanların kötülükten uzak kalacağını, merhameti elden bırakmayacağını, iyi ve namuslu insanlar olacağını biliyorum. Onların birbirlerini hiç görmeseler, tanımasalar bile yeryüzünün en ince, en duyarlı topluluğunu oluşturduklarına; büyük acılar karşısında kalplerinin birlikte çarptığına, haksızlıklara, zulümlere, kabalıklara isyan ettiklerine, küçücük iyilikleri bile sarıp sarmalayarak yaşatmak için sonsuz çabalara giriştiklerine inanıyor ve bunlardan güç alıyorum.

O bahçenin insanlarını tek tek seviyor ve yüceltiyorum. Şimdi yanı başımda biliyor ve seslerini duyar gibi oluyorum. İstanbul’dan Lizbon’a Prag’dan Venedik’e, Cape Town’dan Sidney’e… Dinleri, dilleri apayrı insanlar, beyaz ve sarı sayfalar üzerine dizilmiş minicik harflerden bir musiki, bir parıltı, bir umut çıkarıp katıyor hayatına. Biri, dünyanın bir yerinde André Malraux’un “İnsanlık Durumu”nu okuyor. İnsanlığın içindeki büyük asaleti yeniden keşfediyor. Biri, belki bir İtalyan kasabasında Malaparte’nin bir romanına dalıp gitmiş, insanlığın derin acılarıyla sızlayan kalbini teskin etmeye çalışıyor. Bir başkası kim bilir nerede, Petersburg’da mı, Berlin’de mi, Strasbourg’da mı bütün o orduların geçip gittiği coğrafyanın bir kıyısında mı?.. Vasili Grossman’ın “Her Şey Geçip Gider” romanını okuyup ürperiyor. Büyük acılar, büyük, çok büyük! Ve insan bütün bunları bildiği halde hala nasıl yaşayabiliyor? Grossman’ın büyük umudu yok mu! İnsana duyduğu o sarsılmaz inanç… Katlanılmaz acılara rağmen zaman hep özgürlüğe, mutluluğa doğru akacaktır. Zamanın karşı koyulamaz ilerleyişi…

Nasıl umutlu olmaz insan!

Bir yerlerde biri durmuş Yunus Emre okuyor “Bu dünya bir gelindir yeşil kızıl donanmış/Kişi yeni geline bakubanı doyamaz” Kim bilir nerede, yalnız Avusturya’da değil elbette, “Dar Zaman”ı okuyor biri. Bachmann yine kırılgan bir umutla söylüyor şiirini: “Seni ışıldayan günlerden çözmeye korkuyorum daha…” “Beni bulasın diye meşaleler yakmaya korkuyorum” Bachmann, ah sevgili! Niçin başka zamanlarda geldik dünyaya…

Şimdi şu yazıyı sabahın altısında yazarken, bütün dünyalı dostlarım mezarlarından doğrulmuş, evlerinden çıkmış bana doğru geliyorlar, tükenmeyen umutlar ve sevinçleriyle. Eduardo Galeano, “Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri”nden… John Berger “Şiirin Saati”nden, Raymond Carver “Azgın Mevsimler”den, Rilke “Dua Saatleri”nden ve çok uzaklardan Leopardi, bütün zamanların kuş seslerini toplayıp odama getiriyor: “Yaşamlarının sevincini ve mutluluğunu yaşayabilmek için kısa bir süre boyunca bir kuşa dönüşebilmek isterdim…” Sonra Andrey Belıy’ın “Senfoniler”ine dalıp, sabahı bütün bütün bir şölene çevirebilirim diyorum. “Her şey acıklı ve ıslak görünüyordu – bahar gibi.”

Ve “Dünyanın Bütün Sabahları”… O eski zaman yurdunda, ulu bir dut ağacının dalları arasına kurulmuş derme çatma kulübeden bir viyola, yaşamanın tutkulu sesini yükseltiyor. Duyuyor musunuz?

Şimdi sabahın bu alaca karanlığında bütün eski ve yeni dostlarım çıkıp gelmişken, edebiyatın insanı değiştirme gücünü bir kez daha düşünüyorum. İyiliğe, duyarlığa ve merhamete açtığı kapıları… Evet, çürümekte olan bir toplumu ayağa kaldırmaya, cinayetleri önlemeye yetemiyor edebiyat. Baskıları kıramıyor. Yalanı, riyayı silip atamıyor. Göz göre göre yaşanan bir çöküşün önüne geçemiyor.

Fakat yarın?.. Hepimiz; ayakta kalabilenler, eteğindeki bütün taşları dökenler, hatalarıyla yüzleşenler, utançlarını yaşama şansına erişenler ve bu kapkara günlerde temiz kalabilmiş, umudunu bir yerlerde diri tutmayı başarabilmişler, el ele verip pırıl pırıl, uygar bir dünya kuracağımız gün, edebiyata, onun sınırsız iyileştirici gücüne tutunacağız. Bundan hiç kuşkum yok.

İşte o gün bütün cesaretimizi, empati gücümüzü, inceliklerimizi, hayalimizin enginliğini, sevebilme yeteneğimizi, birbirimizi yeniden ve coşkuyla kucaklama cesaretini yazının sonsuz bahçelerinden devşireceğiz. O gün bir tufandan arta kalmış herkes, elinde ne varsa, ne kalmışsa alıp getirecek; yeni ve tertemiz bir dünya kurmak için… Kimi yüzündeki o belli belirsiz utanma duygusunu, kimi bağışlama, kimi sebepsiz sevebilme yeteneğini, kimi dokunaklı bir bakışı, kimi aşkın ilk harflerini, kimi paylaşmanın mutluluğunu… Kimi ince bir keman sesiyle, kimi eski baharlardan bir demet çiçekle, kimi bir türkünün nakaratıyla, kimi bir avuç tuz, kimi bir kaşık maya, kimi sıcak bir somun ekmek, kimi bir sabah kahvesiyle çıkıp gelecek… Herkes tufan sonrasının o apaydınlık, o çok sesli, tadına doyulmaz dünyasını kurmak için elinde avucunda ne varsa getirecek. İşte o zaman biz, sonsuz kardeşliklerle birbirimize sarılacağız. Ve bir daha ayrılmamak, düşman olmamak, parçalanmamak üzere; yeni bir toplum, uygar bir dünya kuracağız. Son bir kez, yeryüzü cennetine kavuşacağız.

Dün, tanımadığım bir genç kadına kitabımı imzalayıp armağan ettim. İstedim ki günlük güneşlik bir rüya görsün. Sözcüklerden mutluluğa giden bir yol bulabilsin. Kim bilir belki de bulmuştur. Bugün hepimiz karanlık bir kâbusun içine çekiliyoruz. Geleceğimizi elimizden almak istiyorlar, buna teslim olmayacağız. Çünkü yeryüzün en güçlü ve en etkili silahları bizim elimizde. Barışın ve uygarlığın yapı taşları; sözcükler… Şu kara kuru, şu çelimsiz fakat gücü dünyalardan büyük sözcüklerle onların içine sığıştırdığımız umutla, sevgiyle ve yaşama sevinciyle başaracağız bunu. İşte bu yüzden, hiç dilimizden düşürmediğimiz o dizeyi bir kere daha söyleyelim: “En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız”.

NOT: Bu yazıyı temize çekerken İstiklal Caddesi’nde menfur bir saldırı gerçekleştiği haberini aldım. Terör yine masum insanların canına kast etti. Terörü ve eli kanlı teröristleri lanetliyorum. Hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet yakınlarına başsağlığı diliyorum. Dilerim bu saldırı son olur. Ülkemiz ve insanımız bu acıları bir daha yaşamaz.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*