Avusturya’da yaşayan yazar Erhan Altan’dan çarpıcı bir „yüzleşme“ yazısı

Uzun zamandır Avusturya’da yaşayan ve yaptığı çevirileriyle, kaleme aldığı metinleriyle, düzenlediği etkinliklerle topluma güzel katkılar sunan Erhan Altan çarpıcı bir yazı daha kaleme aldı. Avusturya’da yaşayan herkesimden entelektüellerin buluştuğu „hallac.org“ sitesinde düşünceleri yayınlanan Altan, son yazısında yüzleşme olgusunu odağa aldı. Türkçe’de helaleşme, özür kavramına dair birçok sözcüğün olduğunu ifade eden Erhan Altan, yüzleşmenin çok özel bir durum olduğuna dikkat çekti. Altan’ın hallac.org’da yayınlanan son yazısı şu şekilde:

Yüzleşmek – İmkansızdan imkansıza

ERHAN ALTAN

Hannah Arendt, insanın, kendi “küçük doğumuyla” bir “büyük tarih”in içine geldiğini söylüyor. İçine doğduğumuz bu büyük tarih, bize bir yandan biçim verirken bir yandan da içerdiği suçları bulaştırıyor. Acı veren bu suçlar omuzlarımıza istemimiz dışında yükleniyor ve kurtulmak istiyoruz onlardan doğal olarak. Ancak onları bize bulaştıran “düzen”, onlardan kurtulma yollarını da kapatıyor bize. Özgürleşme mekanizmalarının siyasi ve toplumsal olarak kilitlendiği, tıkandığı böyle durumlarda ilk çare, inkar oluyor. Görmeyerek, bakmayarak, unutarak kurtulmaya çalışıyoruz. Küçük meselelerde kişi için bazen istikrar sağlayıcı bir araç olabilen inkar, meseleler büyüdükçe çok pahalı bir araç haline geliyor. Örneğin bir topu elinizle suyun altına bastırdığınızda onu orada öyle tutmak için sürekli harcadığınız kuvveti düşünün. Dolayısıyla yüzleşmekten kaçınmak imkansız. Dahası faturanın çıktığı tek adres kendimiz de değiliz, bilakis asıl faturayı bu inkarla birlikte hiçe saydığımız ötekine ödetiyor, suçun paylaşmaya yanaşmadığımız yükünü, başkasının üstüne atmış oluyoruz. Böyle yapınca da ne kendimizi kurtarabiliyoruz bu yükten ne de hiçe saydığımız ötekini.

Peki, nasıl gömüldük bu suça? Suç bize, Arendt’in söylediği büyük tarih metninin satırları ve satır araları ile geldi. Peki, nasıl ve neden içselleştirdik? Bunu da Michael Tomasello açıklıyor:

“Grup kimliğinin belki de en göze çarpan görüngüsü kolektif suç, kolektif utanç ve kolektif gururdur. Bireyler, gruplarından bir birey dikkat çekici bir şey yaptığında kendilerini, bunu sanki kendileri yapmış gibi suçlu hisseder, utanç ya da gurur duyarlar.”

İşte böyle temel bir karakteristiğe sahibiz. Eğitim sistemimizin ve kolektif bilinçaltımıza yerleştirilenlerin yönlendirmesiyle bu karakteristik bizi, suç ve utancı üstlendiğimiz inkarcı bir tutuma sürüklüyor. Hal böyle olunca ilk adımın, konuyla yüzleşmek ve bu sayede inkarın, aslında inkar ettiğini sürekli üreten, yorucu ve çıkışsız dairesinden çıkmak olması gerekiyor. Asıl iş ise bu daireden çıktıktan, yani konuyla yüzleştikten sonra başlıyor. O daireden çıkınca da karşımızda mağduru buluyoruz.

Mağduru, yani kurban tarafını fark etmek, fail tarafına dahil olduğumuza dair bir bilinci ve mağdurla yüzleşmek düşüncesini yeşertmeye başlar. Fail tarafı olmaklığımız bize bir sorumluluğu üstlendirir, işlenen suçun sorumluluğunu. İyice kulak verirsek bu sorumluluğu üstlendiğimizi fark ederiz. Sorumluluk ne demek? Sorumluluk, soruya yanıt verme ya da yanıt vermeye hazır olma halidir.

Almancada da İngilizcede de sorumluluk sözcüğü gerçekten de içinde yanıt sözcüğünü barındırır: Ver-Antworten, Response-ability.

Türkçe ve Arapçada ise sorumluluk soru sözcüğünden çıkar: soru-mluluk, mesul: kendisine soru sorulan kimse.

Dolayısıyla söz konusu suçla ilgili sorulara yanıt vermedikçe ne o sorular biter ne de o sorulara eşlik eden acılar diner. “Ben daha doğmamıştım o zaman” türünden yanıtlarla yetinemeyeceğimizi görebiliyorsak eğer, “ben ne yapabilirim ki!” yanıtından, “acaba ben ne yapabilirim?” sorusuna kayan bir çizgide bir yanıt ararız. Ne görmezden gelerek ne de unutmaya sığınarak “insan” kalmaya devam edebiliriz. Ancak yüzleşmek, aslında, kaçınılması olduğu kadar gerçekleştirilmesi de imkansız bir edim. Yüzleşmek öyle kolay bir iş değil, zira ne bir kıyımın gerçekliğine gerçekten girmek ne de mağdurun yaralarına dokunmak olanaklı. İşte ama bu iki imkansız arasında “insan”, yine de bir şeyler yapmak ister.

Suç ve utancın labirentinden hangi çıkış yollarını biliyoruz? Özür dilemek veya üzüntüsünü ifade etmek, oldukça kuramsal çerçeveler. Bunların her bir durumda nasıl gerçekleşeceklerinin bir normu yok, olamaz da. Mağdurla yüzleşmek, baskı altında geliştirilmesi güç bir eylem, zira vicdan herkeste başka bir arka plandan hareket ederek geliyor. Baskı onu yapaylaştırabilir veya geri kaçırabilir. Ancak kişisel olarak aranıp bulunabilecek ve bulanın tüm özel ve toplumsal tarihiyle biçimlenen bir yol bu. Ve özür dileme sürecinin kişiselliği gibi özrü kabul etmek de yine son derece kişisel bir süreç. Herkesin ayrı bir geçmişi, ayrı bir arka planı var.

Koca bir ulus adına özrün kişisel düzleme tercümesi ancak bir öneri, bir teşvik veya bir baskı niteliğinde olabilir. Genel bir yüzleşmeyle kişisel yüzleşme birbirini ne ikame edebilir ne de telafi. Kastedilen, kurum ve disiplinlerin ötesinde, fail tarafının özür dilediği veya pişmanlık, üzüntü duygularının ifade ettiği veya geçmişle hesaplaşma, tazmin düşüncelerini gösterdiği ve kurban tarafının da belki bunları kabul ettiği durumlar.

Yüzleşmeyi kolaylaştıracak kültürel araçlara da pek sahip değiliz. Örneğin “helalleşmek” diye bir pratik var, ancak bu meseleyle yüzleşmeyi içermiyor. Hak geçmişse kişinin (şikayet) hakkından vazgeçmesini, suçun sorgusuz sualsiz bağışlanmasını ve konunun öbür dünyadaki yargıca teslim edilmesini içeriyor. Bir diğeri “kusura bakma” kalıbı. Bir özür içerse de “işlenen kusurun üzerinde durma, konuyu kapat” diyor. Peki kültürel arka planın da fazla bir yüzleşme kalıbı sunmadığı bu ortamda yine de yüzleşmek olanaklı mı? Özür, pişmanlık, üzüntü, müteessirlik, özeleştiri gibi sözcüklere sahibiz. Kimi geleneksel kimi modern böyle birtakım modeller yerleşmiş veya uç vermiş. Yeterli bir kullanım içinde oldukları söylenemez ancak elimizde bunlar mevcut, tamamen bir vakumda da hareket etmiyoruz.

Ancak yine de yüzleşmek, bir kalıba uymak değil, kolayca ele geçirilemeyecek, çok mahrem, dile kolayca dökülmeyen bir yaşantı. Bu yüzden belki de vakalar üzerinden gitmek daha doğru olanı, onun nasıl bir psişik süreç olduğunu, iki insan arasında nasıl bir dokunuş olduğunu böylelikle görebiliriz belki.

Soru imkansız bir soruysa, çünkü bir kıyımın ardından hiçbir şey yapılamazsa, o zaman bu imkansız soruya hangi yanıtı verebiliriz? O yanıtı ararız ancak kolay kolay bulamayız. İşte sorudan kaçınmanın da, yanıtın da imkansızlaştığı, bir sessizliğe dönüştüğü bu yerde başka imkanlar doğar. Hepsi de insan olma halinin ona verdiği empati ve dayanışma yetileri ile donatılmış insan, inkarın imkansızlığından ölümün geri dönülemezliğine, yani yüzleşmenin de imkansızlığına uzanan bölgeye sıkışan ve ama sonrasında kendi kendini de sıkıştırdığı labirentinden yine de çıkmanın yollarını arar. Onun o labirentten çıkmayı başarması, bizim en gizli umudumuz, en büyük güvencemiz.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*