Erhan Altan: Avusturya’ya gelmeseydim ve Suriye’ye gitmeseydim bunları bilmeyecektim

Avusturya’da yaşayan ve özellikle Avusturyalı şairlerden yaptığı çevirilerle, yazdığı edebi metinlerlerle dikkat çeken Erhan Altan, farklı bir yazı kaleme aldı. Avusturya merkezli olarak yayın yapan ve herkesimden entelektüellerin biraraya geldiği hallac.org adlı internet sayfasında bir yazı kaleme alan Altan, Avusturya’ya yerleşmiş olmanın ve savaştan önce Suriye’ye yapmış olduğu bir ziyaretin kendisine neleri farkettirdiğini ifade etti.. İşte Erhan Altan’ın o yazısı…:

Savaş çıkmadan önce gittim Suriye’ye. Çok kalmadım ama Şam, Halep, Lazkiye, Bosra, Palmira gibi birçok yerini gördüm. Sakin, gururlu ve dostça insanlar olarak anımsıyorum Suriyelileri. En sondaki “dostça” sözcüğüne ise özellikle vurgu yapmak istiyorum çünkü bu ülkede daha önce tanışmadığım bir şey geldi başıma: Bir yabancı olarak kabul gördüm. İlk kez oluyordu bu ve inanmakta zorlandım. Türkiye dışında bir yerde sevilmek ve kabul görmek şöyle dursun, ön yargıyla yaklaşılmamasını ve tahammül ipoteği altına alınmamayı pek tatmış değildim. Suriyelilerin dostça yaklaşmaları, öyle derin bir ilişkilenme durumundan kaynaklanmıyordu gerçi: Galatasaray’ın Avrupa başarısı, “one minute” ve bir Türk TV dizisi. Ama olsun, böyle saftirik nedenlerle de olsa kabul görüyordum ya! Yine de bunu idrak etmem üç günümü aldı. İdrak ettikten sonra bir de buna inanabilmem gerekiyordu, bir üç günümü de bu aldı. Kabul gördüğümü kabul etmem kolay lokma değildi, zira alışık değildim. Ama en önemlisi daha sonraki üç günde geldi: Alabildiğine bir rahatlama! Sokaklar benimdi, ben sokakların. Hafif ama süreğen bir sarhoşluk gibi bir şey. Abarttığımı düşünüyorsunuz belki, ama aynen böyle yaşadım.

Biraz kendime gelip de düşünmeye başlayabilince bu “olağanüstü” durumun aslında olağan olduğunu, bunu olağanüstü yapanın Viyana olduğunu fark ettim. Viyana’da bunca yıldır bu kabulü sokakta görmeden yaşadığım için böyle olmuştu. Bana çok da bayılmayan bir yerde yaşamanın gerilimine alışmış ruhum, hayatın bundan ibaret olduğunu iyiden iyiye kabullenmişken, Suriye’deki rahatı bulunca birden ne yapacağını şaşırmış ve kendini, koyvermenin hazzına bırakmıştı. Suriye‘de Suriye’den ziyade buradaki hayatımı öğrenmiştim ve eğer gitmeseydim bunu öğrenemeyecektim. Evet, buraya çıkıp gelmekle nasıl bir ayrımcılık baskısı altına giriverdiğimi, bunun nasıl bir hayat olduğunu anlamam için başka bir yer daha görmem gerekiyormuş.

Başka bir baskıyı arkadaşım Burak Özyalçın’ın dikkatimi çekmesiyle öğrendim. İstanbul’a gidişlerimde kadın veya erkek bazı insanların cinsel kimliğime bakışında, Viyana’da söz konusu olmayan bir farklılık oluşuyordu ve anlayamıyordum. Burak, bunun nedenini burada üzerimizde bir “erkeklik” baskısı olmadığıyla açıkladı. Davranışlar, mimikler, jestler kendilerine giydirilmiş olan kalıplardan kurtulup kendi doğal dillerini bulabiliyorlardı burada. Türkiye’nin erkek egemen kültürü, sadece kadınların değil biz erkeklerin üzerinde de baskı kuruyor, biçim veriyor, “erkek” olmaya zorluyordu. Buraya gelmesem, böyle bir baskı altında yaşadığımı bilemeyecektim.

Yine buraya geldikten sonra, 1986 sonunda yerleştiğim yurtta tanışıp pek seviştiğimiz Georg Eberhard, bir süre sonra Ermeni Soykırımı hakkında ne düşündüğümü sordu. Tereddütsüz reddettim, daha doğrusu inkâr ettim. O baskısına devam etti, ben inkârıma. Bu inkâr, bir süre daha gitti, sonra sessizliğe gömüldü. Sessizlikle birlikte kendi içime gömüldüm. Yanıt dışarıda değil içerideydi. Bir iki yıl içinde inkâr yerini suçluluğa, kendi inkârcılığımı kabul edememeye bıraktı. Suçsuz bir bebek olarak içine doğduğum tarih, beni de içine çekmiş, suçlandırmıştı. Ama şanslıydım öte yandan. Suç, tarihin korkunçluklarıyla ilişkilenme kapısını aralıyordu. Bu suç nedeniyle kendimi arındırma çabalarım hem bir miktar içime bakmayı öğretti bana hem de nasıl da akılsızca suçlarla özdeşleştiğimi, buna hiç gerek yokken. Sanıyor ve umuyorum ki bu sayede, diğer başka konularda da kendimi değiştirme girişimlerim için bir araç, bir manivela edinmişimdir.

Gerçekleştirmeye çalıştığımız “Yüzleşmek” etkinlikler dizisi vesilesiyle tanışmak için gittiğim, Hrant Dink Vakfı’ndan Yılmaz Altuğ, projemi ve yukarıda anlattığım hikayemi dinledikten sonra benim gibilerine yurt dışına gitmiş Türklerde rastlandığını söyledi. Gayet cool bir biçimde. Ben hayatta bir şey başardığımı zannederken o, hangi istatistik ortalamada yer aldığımı anlatıyordu bana. Bu kadar suçluluk içinde yine de farkındalık ve arınma çabası üzerinden bir kibir geliştirmiştim kendime, onu da o almıştı. O an rahatsız olsam da sonrasında hak verdim. Ve şunu düşündüm, demek ki, gitmeseydim Avusturya’ya bilemeyecektim bunları da.

Bilinmez, oraya buraya gitmeyip de hep evde kalsaydım kim bilir neler olacak veya neler olmayacaktı. Ama bana, hiç gitmemiş halimi beğenmezdim gibi geliyor. Yine de bilinmez tabii. Kolayca bilinebilecek olansa kültürlerarası karşılaşmaların bize kendi dairemizden çıkma fırsatı sunduğu. Evler, travmalardan, paranoyalardan da yapılıyor bolca ve dairenin dışına çıkmadan görmek imkânı olmuyor çoğu kez bunu. İnsanın içinde yüzdüğü ailenin, mahallenin, toplumun dışına çıkabilmesi kolay şey değil. Bunu belki kitaplar ve sanat da sunabilirdi, ama üstümüze çöken otosansür bizi o kitap ve sanatlara da kapatıyor. Bu yüzden bir yabancıyla karşılaşmanın yerini başka bir şey pek tutmuyor. Bazen evden uzaklara gitmek gerekiyor.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*