RÖPORTAJ: Türkçe insanın yüreğine hitap ediyor

Türkçe ile ilk kez 21 yaşındayken karşılaşan ve bir daha da kopamayan çevirmen Oliver Kontny’i Türkçeyi “Duygusal bir dil“ olarak tanımlıyor ve “Bu yüzden“ diyor “Türkçe duygusal zekaya yer veren bir dil!“
Oliver Kontny’i geçen hafta, Pazar günü sona eren Berlin Film Festivali’nde tanıdım. Türk filmlerinin gösteriminden sonra film ekibiyle seyirciler arasındaki sohbetleri Türkçeden Almancaya, Almancadan Türkçeye çevirdi ve üstlendiği görevi başarıyla yerine getirdi.
Yeminli çevirmen olan, Berlin Hür Üniversitesi Türkoloji okuyan Oliver Kontny sadece festivallerde, konferanslarda simültane çevirmenlik yapmıyor aynı zamanda edebiyat çevirileri de yapıyor. Türk edebiyatıyla yakından ilgilenen 41 yaşındaki çevirmen, Emrah Serbes’in iki romanını Almancaya kazandırmış. Önümüzdeki kış sömestrsinde ise Freiburg Üniversitesi’nde Çağdaş Türk Edebiyatı üzerine seminer verecek.
Kontny film sektöründe çevirmenliğe ünlü yönetmen Fatih Akın’in ekibine katılarak başlamış. Cannes Film Festivali’nde ödül sevincini yaşayan ekipte Kontny de varmış. 2010 yılında Berlinale’de, “Bal“ filmi Altın Ayı Ödülü’ne layık görülünce bu kez Semih Kaplanoğlu’nun mutluluğunu paylaşmış ve birlikte çalışmaya başladıkları günden bu yana aralarında kalıcı bir dostluk gelişmiş.
1999 ile 2002 yılları arasında İstanbul’da yaşayan Kuzey Ren Vestfalyalı Oliver Kontny ile hayatının bir parçası haline gelen Türkçeyi, Türkleri, Türkiye’yi ve çevirmenlik serüvenini konuştuk.
Türkçeyle tanışmanız nasıl oldu?
Üniversitedeyken Türkiyeli öğrencilerle tanıştım, Bremen Üniversitesi’nin öğrenciler meclisinde. Onların çalışmalarına katıldım. Konuşulan Türkçe çok ilgimi çekti ve kursa filan gitmeden arkadaşlarımdan Türkçeyi öğrenmeye başladım.

 

Konuşa konuşa öğrendiniz yani?
Evet, öyle oldu. Bir de gazete okumaya başladım. Mesela, beş cümle okuyordum ve okuduğum cümlelerin ne anlatmak istediğini çözmeye çalışıyordum ama bunu 21 sene önce, 21 yaşındayken yaptım.

Tam olarak Türkçenin nesi sizin ilginizi çekti? İnsanların ilgisini bazen bazı şeyler çeker, üç gün beş gün ilgilendikten sonra ilgi kaybolur ama siz Türkçenin peşini bırakmamışsınız…
İlk başta aslında Türkiye’nin toplumsal ve siyasi durumu vardı ilgi faktörü olarak daha sonra dilin kendisi oldu. Çok ilginç geldi bana çünkü yapısı itibarıyla bildiğim diğer dillerden çok farklıydı. Aynı zamanda çok mantıksal geldi bana.

 

Sonra yeminli çevirmen oldunuz?
Çok sonradan… Bu şöyle oldu. Ben Bremen’de öğrenciyken avukatların yanında çalışıyordum. Türkiyeli müvekkilleri çoktu. Ben resmi tercüman değildim ama bir şekilde orada çevirmenlikte tecrübe kazanmaya başladım. Ama ilk çevirmenlik denememi İngilizce olarak yaptım. Bir gün bir sivil toplum kuruluşuyla Cenevre’ye gittik. Simültane çeviri yapacak İngilizce bilen birini arıyorlardı. Ben “İngilizcem var. Yaparım!“ dedim. Simültane çeviri yapmak çok hoşuma gitti. Bir kaç yıl hazırlıktan sonra Türkçe yeminli tercümanlık için devlet sınavlarına girdim.

 

TÜRKLERE MANEVİ YAKINLIK HİSSEDİYORUM

Türkçede bir söz vardır, siz de bilirsiniz. Bir dil bir insan, iki dil iki insan denir. Siz sadece Türkçe bilmiyorsunuz, başka diller de biliyorsunuz ama Türkçe öğrenmek size neler kattı?
O kadar çok şeyler kattı ki… Anlatılması güç… Yaş ilerledikçe daha çok fark ediyorum. Ben 20’li yaşlarda başka bir dünyaya dahil oldum. Entegre oldum demeyeyim ama dahil oldum ve bu dünya hayatımın önemli bir parçası haline geldi. Hiç kopmadım. Daha doğrusu kopamadım. Farklı ilgi alanlarına yöneldim daha sonraları ama Türkiye herhangi bir şekilde hayatımın bir parçası olarak hep bir yerlerde durdu. Ne zaman Türkiye’den insanlarla karşılaşsam içimde başka bir yan uyanıyordu. Bir his oluyordu. Alman arkadaşlarımdan almadığım bir his bu. Bu hala var. Değişmedi. Bu ikinci insan içimde yaşıyor yani.
Peki, Türk arkadaşlarınızla karşılaştığınız zaman içinizde uyanan hissi, o ikinci insanı nasıl tarif edebilirsiniz?
Bir yakınlık… Daha çok ruhsal ya da manevi bir yakınlık… Aslında karşılıklı birbirini anlayabilmekten kaynaklanıyor. Yani orada dil tabii ki bir araç ama dili çözdükten sonra insanların iç dünyasına çok daha yakın oluyorsun, onu anlıyorsun. Nüansları anlamaya başlıyorsun. Bu farklı bir şey.
Bu farkı tarif edebilir misiniz?
Türkçenin iletişim kuralları, kodları Almancadan farklı. Türkçenin kodları bir insanın yüreğine daha fazla hitap edebilir. Almanca çok rasyonel bir dil ve genelde belirli sınırların içerisinde, çok mantıklı cümleler kuruyorsun. Türkçe daha duygusal bir dil. Türkçe duygusal zekaya yer veren bir dil.

 

Peki, Türkçe sizin mesleki hayatınıza ya da özel hayatınıza neler ekledi? Çıkardıkları da oldu mu?
Aslında bazı zamanlarda gerçekten çok kötü hissettim kendimi, çünkü Almanya’da bir Alman olarak Türkçe çevirmenliği yaparken Almanlar sizi Türklerden daha üstün tutuyor ve bu bir ayrıcalık oluyor. Bunun yer yer ırkçılığa vardığı durumlar da yaşadım. Mesela, adamın birisi bana şöyle dedi: “Die können so ausgebildet sein, wie die wollen aber sie bleiben Orientalen, dann nehmen wir lieber einen wie Sie“ (İstedikleri kadar eğitimli olsunlar, sonuç itibarıyla hepsi doğulu kalıyor. Biz sizinle çalışmayı tercih ederiz.) Bu tür cümleler kuranları hayatımdan çıkardım. Diğer taraftan Türkiye’deki resmi çevreler ve iş çevrelerinde benim aksanımı beğenmeyenler de oldu. “Sen yabancısın, senin aksanın kötü, seni almayalım“ denilen durumlar da yaşadım.

 

Ayrımcılık sadece Almanya’da yok, Türkiye’de de yapılıyor.
Evet, ne yazık ki öyle..

 

 

GÜVEN VERMENİZ GEREKİYOR

Peki, Berlin Film Festivali’nde çalışmak nasıl bir şey sizin için, keyifli mi?
Bazen! Esas olarak seyircinin karşısında geçen dakikalar çok keyifli olur. Orası heyecan verici ama festival sonuçta sonsuz bir koşturmaca, insanlar yoruluyorlar ve gergin olabiliyorlar, o zaman onların sosyal ve psikolojik yanlarıyla çok ilgilenmen gerekiyor. Bu da çok stresli olabiliyor.

Yani sadece çevirmen değil bazen psikolog gibi davranmanız gerekebiliyor.
Bazen biraz öyle olması lazım, çünkü o anda bu insanlar seni en çok güvendikleri insan olarak görüyorlar. Sana güvenmişlerse sahneye çıktıkları zaman çok iyi konuşabiliyorlar ama güvenmiyorlarsa tutuk kalıyorlar. Onların konuşmalarının kalitesi çevirmenin kalitesine bağlı.

Buradan simültane çevirinin çevirmen için zor ve kolay yanları neler konusuna geçebiliriz. Simültane çeviri yaparken o kadar cümleyi nasıl aklınızda tutabiliyorsunuz?
(Gülüyor) Çevirmen olarak bana en sık sorulan soru bu. Tecrübeyle ilgili bence. Önce not tutuyordum. Sonra kendime özel bir yöntem geliştirdim. Simültane (eş zamanlı) çeviri yaparken zaten aynı anda konuşup unutursun ama festivalde ardıllı çeviri yaparken, kişi konuşmaya başladığı andan itibaren ben içimde çeviriyi yapmaya başlıyorum. Cümleleri içimde biriktiriyorum. Kişinin sözü bittiği andan itibaren, o ana kadar çevirip hafızama depoladığım hazır cümleleri bir bir söylüyorum.

 

SİMÜLTANE ÇEVİRMENLİK ZEVKLİ AMA ÇOK YORUCU
Çok enteresan..Bir de simültan çevirmenliğin çok yorucu bir iş olduğunu tahmin ediyorum ben.
Evet, fizik olarak çok yorucu oluyor. Yani mutlaka yarım saat sonra bir ara vermek gerekiyor. Zaten biz o yüzden iki kişi çalışıyoruz genelde. Yoksa beynin harbiden bir akü gibi bitiyor, boşalıyor. Onu yaşadıktan sonra akşam eve gitmek çok kötü olabilir. Aslında hiç bir şey yapmak gelmez içinizden, ne spor yapmak istersiniz ne de kitap okumak… Şarj olmak gerekiyor.

Ne kadar sürüyor şarj olmak süresi?

Genelde bir gün, bazen iki gün gerekebiliyor.

 

Neler yaparsınız şarj olmak için?
Yürüyüşe çıkarım. Doğa, özellikle de ayağımın değdiği toprakla şarj olurum. Bir de yemek yaparım. Çok severim yemek yapmasını. Yürüyüş ve yemek yaparak aküyü yeniden doldururum. Türkiye’deki dostluklar bambaşka
Ben hayatımın hiç bir döneminde, öncesinde ve sonrasında, İstanbul’da mutlu olduğum kadar olmadım. Belki bugünkü İstanbul bana o tadı vermeyebilir ama o dönemin İstanbul’u o dönemin Oliver’ine acayip şeyler kattı. Oradaki insanların sohbetini çok özledim. Döndükten sonra Almanya’ya uyum sağlamakta epey zorlandım. Bu yüzden buraya uyum zorluğu çeken insanları bir nevi anlıyorum.
İstanbul Berlin’den belki beş kat daha büyük, yaşam Berlin’dekinden çok daha stresli ama buna rağmen insanlar spontan bir şekilde vakit bulup oturup sohbet edebiliyorlar. Berlin’e geldiğim andan şimdiye kadar ben belki 500 insanla sözüm ona arkadaşlık ettim ve hepsinde şöyle bir şey vardı: Ay canım mutlaka bir kahve içmemiz gerekiyor. Ben senin numaranı aldım. Şimdi Şubat ayındayız. Mayıs’ın ortasında sen uygun musun? Olmazsa bir e-mail yaz ama mutlaka buluşalım, olur mu? Burada arkadaşlık dediğimiz bu. Bazen Alman teyzeler yanıma gelip “Was ist den das für eine Sprache, die Sie da sprechen, das hört sich ja schön an!“ diyorlar. “Türkisch“ dediğim ise çoğu zaman şaşırıyorlar. “Bu Türkçe olamaz, o pis bir dil“ diyemiyorlar ama şöyle bir cevap aldığım da oluyor: “Das ist aber höfliches türkisch. Das ist kein türkisch, dass man hier so hört!“ Onlara göre Türkçe kaba bir dil, gelişkin olmayan bir dil, küfür dolu bir dil! Kafalarında kurguladıkları bir Türkçe imajı var ve duydukları Türkçe o imaja uymayınca şaşırıyorlar. Yani Türkçe hala küçümsenen insanların dili olarak görülüyor ama bu artık genç kuşak Almanlar arasında değişiyor. Mesela, İstanbul son senelerde en çok tercih edilen Erasmus hedefi haline geldi. Acayip bir öğrenci akını var ve herkes İstanbul’da okumak istiyor ve tabii ki o insanların hepsi şu veya bu şekilde Türkçe öğreniyorlar. Bu bence önümüzdeki on sene içinde çok şeyi değiştirecek.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*