Yazar Muahmmed Mertek’in kaleminden Viyana

Hayıflanmadım değil. Nasıl da birçok kere yanından geçip de uğramayı akıl etmemişiz… Paskalya tatilinde gemileri yakıp kararımızı verdik. Yol boyunca dostlarımızı da ziyaret maksadıyla Frankfurt, Nürnberg, Münih, Oberndorf, Salzburg derken Viyana’ya uzandık.
Arabayı otelin yan caddesine park edip, akşamı değerlendirelim diye yoğun olarak Türklerin yaşadığı Reumannplatz’daki metroya kadar yürüdük, iki durak. Etrafı tanımanın en pratik yolu yürümekti neticede. Metroyla beş durak sonra meşhur Stephanplatz’a (Stephan Meydanı) vardık. Meydana çıktığımızda gözüme ilk ilişen tarihî Stephan Kilisesi’nden sonra defalarca çevreyi süzüp nasıl büyülendiğimi keşke bir kamera çekseydi. Güneş batma arefesindeydi. Yaklaşık yarım saat sonra tarihin insanı kuşattığı etraf ışık cümbüşüyle birlikte biraz daha efsunlaşmıştı.

Burası Türklerin ‘Birinci Viyana’ dedikleri şehrin tam merkezi. Elinizde olmadan kendinizi 18., 19. yüzyıla ışınlanmış hissediyorsunuz. Tek kelimeyle muhteşem. Bütün sokaklar çeşitli mimari özelliklere sahip binalarla dizayn edilmiş. Nereye dönseniz buram buram tarih kokuyor. Tarihin, hayatın can damarlarından biri olduğunu yeniden keşfediyorsunuz.

Birer sanat eseri olarak yükselen taş binaların sıralandığı sokaklara ve tarihin nasıl saklandığına imreniyorsunuz. Peki ya bizde… sanatın esamesinin okunmadığı beton yığınlarından en az benim kadar siz de iğreniyorsunuz değil mi? Başka yerleri görmenin insandaki hamaset duygusunu alıp götürdüğünü farkettim. Gözümüzde büyüttüğümüz İstanbul’a, Bursa’ya bir de bu gözle bakın isterseniz. Güya kentleşme adına ne denaetler, cinayetler işlendiğini şimdi daha iyi anlıyorum.

Tamam… bizde hayatın geçiciliğini vurgulama adına ahşap medeniyetinden söz ediliyor, Avrupa’da ise kalıcılığı sembolize eden taş medeniyetinden. Ama en azından kalıcılığı vurgulama adına taştan yapılan camiler, kervansaraylar, kütüphaneler, medreseler, çarşılar daha bakımlı, çevreleri de tarihî dokuyu bozmayacak şekilde tertemiz düzenlenemez miydi?

Neyse Viyana’ya dönersek, herbiri mimari harikası, sanat kokan dev binaların inşa edildiği taş örneklerini Doğa Müzesi’nde görüyoruz. Şehrin silüetini belirleyen hangi yapıların hangi taşlardan yapıldığı, taşların nerelerden getirildiği sistematik şekilde sergileniyor orada.

Tarihe tanıklık eden binlerce eser… Stephan Kilisesi, Protestan Kilisesi, Schönbrunn Sarayı ve Hayvanat Bahçesi, Belvedere Sarayı, Sanat ve Doğa müzelerinin de bulunduğu müzeler bölgesi (MuseumsQuartier), Savaş Müzesi, Kraliyet Binası, Milli Kütüphane en fazla görülmeye değer yerlerden bazıları.

Sadece tarihi binalar mı? Sokaklar, ulaşım, insan merkezli sosyal ihtiyaçlar, sanat, müzik gibi kültürel faaliyetleriyle de muazzam bir şehir.

Viyana’da tarih bütün incelikleriyle yaşıyor, yaşatılıyor. İnsanlar tarihe doyuyor… Sanatın, mûsikinin otağında yaşamaktan ayrı bir haz alıyor. Tabii tarihe nereden baktığınız da önemli. Mesele sadece İstanbul’daki gibi lokalize birkaç tarihi bina değil, bütünüyle bir şehirden bahsediyoruz. Yüzlerce sokağın tarih soluduğu kocaman bir şehirden… Ve insan merkezli bu şehrin hiçbir tarihi dokusu değiştirilmeden olduğu gibi yeni nesillere aktarılması gerçekten takdire şayan. En az tarihin kendisi kadar hayatî bir hadise! Tam bir sorumluluk bilinci…

Viyana biraz da 1529 ve 1683 yıllarında Avrupalıların kabusu Osmanlı demek. Zamanının süper gücü Osmanlıları yenmekle yaşadıkları haklı gururu, bizde de hafif bir burkuntu hasıl edecek şekilde yüze vuruyorlar. Savaş Müzesi’nde Viyana kuşatmasında savaşan grupların flamalarının 333 yıldır esir bir seccadenin üzerine dizilmesi, Belgrad Savaşında 3000 Osmanlıyı öldürdüğü belirtilen topun sanat abidesi bir Osmanlı otağını hedef alması, Stephan Kilisesi’nin bir köşesindeki heykelin hilâli tutan bir Osmanlının ayaklar altına alındığını göstermesi gibi. Tarihî bir binanın dışında asılı duran ve altın suyuna batırılmış top mermisi, bazı tarihi binaların bodrum katlarında Osmanlıların aç, susuz esir tutuldukları ‘Türkenkeller‘ denilen zindanlar, bir binanın köşesindeki Çerkez Dayı heykeli gibi değişik yerlerde Osmanlı izlerine rastlamak mümkün.

Öğrencilerin birçoğuna göre tarih gelip geçmiş, faydasız bir meşguliyet… Eğer çocuklarımıza tarih şuuru vermek istiyorsak bu büyük ölçüde tarihi mekanları gezdirmekten geçiyor. Çünkü tarih soyut kaldıkça bir anlam ifade etmiyor. Hamasete sığınmanın ise hiçbir faydası yok. Çocukların zihnine tarihten arda kalanları işlemek için görmeleri, düşünmeleri, hatta yaşamaları gerekiyor.

Ne yapıp edip İstanbul’dan sonra bir de bu açık hava müzesi şehri görün derim.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*