Beddua ve Allah’a havale etmek

İnsanları Allah’a havale etmek, mesuliyet gerektiren bir husus değildir. Ancak uygunsuz ifadelerle, Hakk’a havale edilen şahısların müstahak olmadıkları hususları ifadede mesuliyet olabileceğini söylemek mümkündür.

Bir bakıma fena insanları Allah’a havale etmek, onlar adına çok masum bir şeydir. Gerçi Efendimiz, Ebu Cehil’i, Utbe’yi, Şeybe’yi, İbn Ebi Muayt’ı Allah’a havale etmiş; bir mânâda etmeden men edilmiştir. Ama Nebiler Serveri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) bundan men edilmesi, O’nun hususi konumu ile te’lif edilemediğinden dolayıdır. Adeta Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) yapılan ikaz: “Sen kendine bak; onların dalaleti seni çok meşgul etmemeli. Onun sana zararı da olmaz.” manasına bir men etmedir. Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sabah akşam -bazı rivayetlerde de günde beş vakit- namazda ellerini kaldırıyor, kunut okuyor ve İslam’a kötülük yapanları Allah’a havale ediyordu. Bu açıdan kişinin istihkâkı varsa, “Allah’ım, onu Sana havale ediyorum, kötülüğünü onun başına dola.” demede bir sakınca yoktur. Bir insanın böyle bir havaleye müstahak olması ve sizin onu havale etmeniz, Anadolu halkının dediği gibi “Artık Sen bilin Ya Rabbi!” demektir.

Ama bedduaya gelince onu yapmamız veya ona “âmin” dememiz mümkün değildir. Mesela; “Allah’ım! Falanların altını üstüne getir. Allah’ım! Onu yerin dibine batır. Allah’ım! İflah etme. Allah’ım! Onun canı cehenneme. Allah’ım! Onu paramparça et. Allah’ım! Evlerine feryad u figân sal…” gibi ifadeler birer bedduadır ki bütün bunlarda murâd-ı ilâhî başka türlü olabilir. Belki karşı tarafın o bedduaya istihkakı olmayabilir veyahut onun Allah’a (celle celâluhu) yönelmesi söz konusudur. Mesela Efendimiz, Hz. Ömer’in, Üseyd’e -başka bir rivayette Esîd’e- beddua etmesini men etmiş ve ona, “Bir gün, öyle bir makamda öyle şeyler söyleyecek ki sen ondan memnun olacaksın.” demiştir. Bu konuda hayır zannedilen şeyler şer, şer zannedilen bazı hususlar da hayır olabilir. Bununla alakalı olarak Cenab-ı Hak “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Nur, 24/19) demektedir. Gerçekten bizim bilmediğimiz pek çok hayırlar olduğunu sizler de her zaman görmüşsünüzdür ve görmektesinizdir. Mesela, bir dönemde, birine bedduada bulunmuş veya onu Allah’a havale etmişsiniz, bir süre sonra bakıyorsunuz o, sizin fahrî müdâfiiniz ve avukatınız oluvermiş… Evet, işte bütün bunlar, öfkeyle köpürmenin ötesinde daha farklı şeyler söylemenin esas olduğunu göstermektedir.

Bazen, düzelmeleri hiç kâbil olmayacak gibi görülen ve din aleyhtarlığını kendine vazife edinmiş kimseler hakkında, “Allah’ım, Sen bunların hakkından gel, onların düzenlerini dağıt ve kuvvetlerini parçala ki bize tecâvüz etmesinler/edemesinler. Bu yılanların belini kır da yürüyemesinler Rabbim!” şeklinde dua etmekte bir beis görmeyenler de vardır. Aslına bakılırsa onların yaptığı cinayetler karşısında bu ifadeler onlar için çok fazla beddua da sayılmaz.

Bütün Müslümanlar, her hususta olduğu gibi Allah’a havale etmek hususunda da aşırıya gitmemeli ve her zaman sınırlarını korumalıdırlar. Zira Müslüman’ın tel’ine ve bedduaya “amin” demesi asla doğru değildir.

Allah’a havale edilecek kişileri çok iyi ayıklamak ve elemek gerekir. Ayrıca ölenlerin arkasından da aleyhte bir şey söylemek doğru değildir. Çünkü insanların nasıl gittiğini bizden daha iyi Allah bilir. Ama şu kadarı da var ki, hayatı boyunca kötülük planlamış ve “Şu Müslümanlığı bir vursak, iflahını kessek ve işini bitirsek” diyenleri O’na havale etmekte de bir mahzur yoktur. Onlar için, “Allahım! Kuyruğunu dikmiş sokmak için gelen akrebin kuyruğunu kır, onun zehirini kendi ağzına sok Ya Rabbi!” demek bir müdafaadır. Ben bunları söylemenin bir sakıncası olacağını zannetmiyorum. Bazen de hem benim hem de değişik dairelerdeki arkadaşların canı çok yanıyor. Onların yanan canları ile benim canım da ayrıca yanıyor. Hani filmlerde nasıl tek yumurta ikizlerinden birine kırbaç vurulunca öbürü de acısını duyuyor, benimki de öyle. Önemli bir fonksiyon eda eden arkadaşların acısını her zaman ruhumda hissediyor ve sanki sırtımdan kırbaç yemiş gibi ızdırap duyuyorum. Öyle ki, böyle bir mesele gece kafama takılsa, deli gibi fırlıyorum yatağımdan; birkaç derin soluk alıyor, sonra gezip dua ediyorum. Bazen, “Allahım! Islah et, ıslah et, ıslah et” diye müsbet dua ediyorum. Bazen de, “Kâbil-i ıslâh değilse Sana havâle ediyorum Allahım!” şeklinde O’na havale ediyorum.

Kur’an’da Hz. İsa’nın bir duası vardır ki o duada gizli bir havale etme olduğu söylenebilir. O, Cenab-ı Hakk’a şöyle bir niyazda bulunur: “… Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, Aziz u Hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin!” (Mâide, 5/118) Ayet-i kerimelerin fezlekelerinde gizli olan müthiş terbiye, asıl konumuz olmadığı için geçiyor ve ifade etmek istediğimiz hususa dönüyoruz. Ayetin sonundaki Hakîm ifadesi ile alakalı olarak Hz. Mesih sanki Cenab-ı Hakk’a şunları söylüyor: “Ben her ne kadar böyle görüyorsam da bu, eşyanın dış yüzü itibariyledir. Hikmet ise eşyanın perde arkası sırları demektir. Eşyanın perde arkasını da ancak Sen görür ve Sen bilirsin. Çünkü Hakîm Sensin. Eğer ben bu istek ve talebimde Sen’in hikmetine muhalif bir şey söylemişsem, Sen Hakîm’sin, bildiğini yaparsın.” Evet, işte bu son ifadede zımnî olarak bir havale olduğu söylenebilir.

Netice olarak, Allah’a havale etmede bir mahzur olmadığını, yapılan beddualara da âmin demememiz gerektiğini, ikisinin birbirinden ayrıldığını ve mümine yaraşan hususun dua etmek olduğunu söyleyebiliriz. İşin içinden çıkamadığımız durumlarda, Allah’a havale etmek de bir yol olarak kullanılabilir.

BU SAYFA M. FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDİNİN SOHBET VE YAZILARI ESAS ALINARAK HAZIRLANMAKTADIR.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*