1915 olayları soykırımdı demek bir Müslümanı dinden çıkarır ve vatan haini yapar mı?

Federal Meclis’in 1915 olaylarına ‘soykırım’ demesi ile başlayan tartışma, aslında birbirini en iyi anlaması gereken iki kesim arasında, kutuplaşmaya sebep oldu. Bir tarafından Türk sivil toplum kuruluşları, diğer tarafında Türk kökenli Alman vekillerin yer aldığı bu kutuplaşma Almanyalı Türklerin dindarlık ve milliyetçilik anlayışı hakkında önemli ipuçları içeriyor ve akla şu soruyu getiriyor: 1915 olayları soykırımdı demek bir Müslümanı dinden çıkarır ve vatan haini yapar mı? Bu sorunun önemi hangi ülkeyi ‘vatan’ kabul ettiğiniz ve hangi ülkenin milli tarihi okuma şekline taraftar olduğunuzla sınırlı değil.
Ermeni tasarısının Federal Mecliste kabul edilmesine Ankara’nın tepkisi bildik ritüel kalıbı aşmadı. AKP iktidarı kendisi ile atılacak adımları görüşmek için Berlin Büyükelçisi Hüseyin Avni Karslıoğlu’nu Ankara’ya çağırdı. Peşinden Afrika kıtasında Türkçe eğitim veren okulları kapattırma turuna çıkan – Türk Cumhurbaşkanı olarak Türkçe ile mücadele hangi siyasi dehanın (!) ürünü acaba? – Recep Tayyip Erdoğan alçak tonda esti gürledi. Daha sonra sözcüsü İbrahim Kalın Almanya’ya karşı yaptırımlardan söz etti. Biraz kan muhabbeti peşinden de nefret söylemi derken dağ fare bile doğurmadan Ankara sessizliğe büründü.

Ankara’da bunlar yaşanırken Almanya’da Ramazanın maneviyatını da etkileyen bir vekalet savaşı başladı. Kutuplaşmanın bir tarafında Berlin’den çok Ankara’ya kulak veren UETD, DİTİB ve benzeri muhafazakâr ve ulusalcı kuruluşlar yer aldı. Bunlar Ermeni tasarısı Federal Meclise gelmeden önce, ilkine Ergenekon davasından aklanan Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in de katıldığı, iki gösteri düzenledi. Gösteriler Alman siyasi ve güvenlik çevreleri tarafından ‘Türkler arasında dini ve milli aşırılık artıyor’ yorumlarını beraberinde getirdi. Şu değerlendirme Baden Württemberg Anayasa Koruma Teşkilatına ait: Federal Meclisin Ermeni kararından sonra eyaletin güney batısında Türk topluluğu içindeki aşırı güçler aktif hale gelebilir. Biz artan oranda propaganda faaliyetleri tespit ediyoruz. Bu hararetli ortam aşırı çevrelerin tepkisini beraberinde getirebilir. (Heilbronner Stimme gazetesinde çıkan haberin özeti).

Diğer tarafında ise bir-ikisi hariç seçildikleri günden beri ses ve sedaları pek duyulmayan Türk kökenli Alman vekiller yer alıyor.

Federal düzeyde tartışmaya sebep olan gelişmeler Berlin soykırım tasarısını onayladıktan sonra başladı. Tasarıya destek veren veya oturuma katılmayan Türk kökenli vekillere karşı ölüm tehditleri arttı. Öyle ki Alman emniyeti 11 vekili aşırı hassas bazı Türklerden korumak için ek tedbirler almak zorunda kaldı. Cem Özdemir’in Özel Kalem Müdürü Marc Berthold hakaret ve aşağılanmaya alışık olduklarını, ancak daha öncesinde bu kadar çok ölüm tehdidi içeren mesajlar almadıkların söyledi. ‘Soykırım’ tanımını içeren Ermeni kararının meclisten geçmesi için sarf ettiği çabayı gizleme ihtiyacı duymayan ve bundan dolayı da saldırıların hedefi olan Özdemir bir adım daha ileri giderek Türkler arasında da Alman aşırı sağcı ve İslam karşıtı Pegida’ya benzer aşırı Türkçü ve Alman karşıtı hareketlerin olduğuna dikkat çekti: “Aşırı sağcılık sadece Almanlara has bir imtiyaz değil. Bu sorun maalesef Türkiye’de ve Almanyalı Türkler arasında da var.”

Türk misafirperverliğine ters yeni bir gelenek

Her fırsatta dini bir topluluk olduğunu belirtmeyi ihmal etmeyen DİTİB, dini olmadığı kesin Ermeni olayı ile ilgili, gerilimli havadan etkilenerek iftara davet ettiği Federal Meclis Başkanı Norbert Lammert’e ve Uyumdan Sorumlu Devlet Bakanı Aydan Özoğuz’a ‘gelmeyin’ mesajı gönderdi. Belli ki misafirperverliği ile şöhret bulmuş Türkler arasında yeni bir adet yerleşiyor: Af ve mağfiret ayı Ramazan’da, dini bir program olan iftar yemeğine davet edilen üst düzey devlet erkanına önceden yapılan daveti geri çekmek. Yetmedi, DİTİB sözcülerinden Zekeriya Altuğ Tagesschau’a yaptığı açıklamada Türk kökenli vekillerin Almanyalı Türkleri temsil etmediklerini savundu: “Bu güne kadar ediyorlardı, ama üzülerek belirtmem gerekir ki artık etmiyorlar.” Ölüm tehditlerinin kabul edilemez olduğunu belirten Altuğ, bu vekillerin Türklerin hassas olduğu bir konuda verdikleri yanlış kararın parçalanmışlığı arttıracağının da altını çiziyor.

Almanyalı Türkler arasında medeniyet çatışması mı?

Fotoğrafa biraz yukarıdan bakınca karşımıza ‘medeniyetler çatışması’ tezini doğrulayan ilginç bir manzara çıkıyor. İki tarafın da Müslüman ve Türk veya Türk kökenli olması durumu değiştirmiyor. Çatışmacı bir dilin kullanıldığı, birbiri ile restleşmelerin medya üzerinden yapıldığı, kutuplaşmanın siyasi mülahazalardan dolayı göze alındığı bir kriz durumu ile karşı karşıya gelmiş bulunuyoruz. Bu doğru değil, gerekli değil ve de faydalı hiç değil. Federal Meclisin 1915 olaylarına ‘soykırım’ demesi çözüme katkı sağlamayacağı gibi, devlet erkanı ve siyasilere yapılan iftar davetlerinin geri çekilmesi de gerilimi gereksiz şekilde arttırdı. Bunun yerine Türk dernek temsilcileri, vekilleri ziyaret edip aldıkları ölüm tehditleri karşında kendileri ile dayanışma içinde olduklarını belirtseler, bunu yaparken de kendi görüş ve eleştirilerini dile getirselerdi nispeten kutuplaşma engellenebilirdi. Diyalog ve Bilim Vakfı Başkanı Ercan Karakoyun’un Cem Özdemir’i ziyareti bu doğrultuda atılmış doğru bir adımdır. Sosyal medyada yapılan seviyesiz saldırılar ve ahlak sınırlarını zorlayan yorumları yapanlar ya kutuplaşmanın kime zarar verdiğinin farkında değil, ya da Türkiye’de AKP yönetiminin uzantıları olarak Hizmet Hareketine yönelik propagandanın ve nefret söyleminin kurbanlarıdır.

Bundan 101 yıl önce yaşanmış, Almanları, Türkleri ve Ermenileri ilgilendiren tarihi/siyasi bir trajediyi birlikte anlamamız, mağdurlarla empati kurarak günümüz için ders çıkararak köprüler kurmamız gerekirken, yeni duvarlar oluşturmak kimin yararına? Bu Türk-Alman ilişkilerine zarar verdiği gibi Almanya’yı vatan edinen Türklerin yeni vatanlarındaki geleceği açısından da faydalı değil.

Dindarlar farkında olmayarak dinden kopuşu hızlandırıyor

Türkler ve Almanlar tarihi farklı okuyor. Bu tamam. Farklı gelenek, inanç ve kültür değerlerine sahipler. Bunu da bilmeyen kalmadı. Ama bu durumdan illaki her seferinde ‘din ve vatan elden gidiyor’ algısını besleyen bir kriz mi üretmemiz gerekiyor? Bu iki dünya arasındaki farklılıkları en iyi bilmesi ve arabuluculuk yapması gereken kim sorusunun cevabı elbette ki, aralarında Müslüman sivil toplum kuruluşları ve Türk kökenli siyasetçilerin de bulunduğu, Almanyalı Türklerdir. Bunu neden başaramıyorlar?

Benim bu tartışmadan anladığım şu: Camilerimize ve kültür merkezlerimize Yunus Emre’nin ve Mevlana Celalettin Rumi’nın isimlerini veriyor, sohbetlerimizi şiir ve veciz sözleri ile süslüyoruz. Ancak ne yazık ki Yunus ve Mevlana’nın aradan 800 yıl geçmesine rağmen önemini ve tazeliğini koruyan sevgi ve hoşgörü ruhunu günümüze taşıyamıyoruz. Halbuki buna hem bizim hem de çehresi her geçen gün biraz daha yıpranan dinimizin ihtiyacı var. Dini siyasi ve tarihi tartışmaların tarafı yaparak yeni nesillere (belki de farkında olmayarak) aşırı ulusalcı-dinci militan-devletçi gelenekçi bir dindarlık modeli sunuyoruz.

Değerli alim ve fikir adamı Ali Bulaç’ın önemli bir tespiti ile yazıyı noktalamak istiyorum: “Maalesef, içi boşaltılmış, gösteriye dönük, tüketim toplumuna da son derece uygun bir din pazarlanıyor. Eğer tekrar dinin özüne, kaynağına dönüp bu gidişin önüne geçemeyecek olursak, o zaman içi boşalmış dindarlara bakıp, dinden çıkanlar olacak. Ve çıkıyorlar da. Bu çok büyük bir tehlike.”

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*