Biz bu haltı niye yedik? (Mahmut Çebi)

Mavi Marmara olayı, İsrail’le yapılan son anlaşma ile AKP açısından tam bir ağa köylü hikayesine döndü. Hikâyedeki ağa gibi AKP’liler de “Madem bu noktaya gelecektik, biz bu haltı niye yedik?” sorusuna cevap veremiyor.
İşin kötü tarafı ise aldıkları ah. Yıllarca “otoriteden izin alınmalıydı” dediği için Fethullah Gülen Hocaefendi’ye demediklerini bırakmadılar. Trolünden milletvekiline, bakan ve başbakanından cumhurbaşkanına kadar önüne gelen en ağır sözleri söyledi hatta hakaret etti. Hocaefendi ve onunla birlikte koskoca bir cemaat İsrail ajanı olmakla suçlandı.

Sonuçta ne oldu. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin altı yıl önce dediği noktaya gelindi. Keşke sadece o noktaya gelinmiş olsaydı. Daha da ileri gidildi. Türkiye’nin itibarını zedeleyecek garip bir anlaşmaya imza atılarak İsrail ile bozulan ilişkiler düzeltilmeye çalışıldı.

Atalarımız boşuna “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” dememişler.

Mavi Marmara’da ne olmuştu.

Yıl 2010’du. AKP yıllardır başarıyla uyguladığı, komşularla sıfır sorun ve başta Ortadoğu olmak üzere dünyada barışın temsilcisi olma dış politikasından vazgeçme sinyalleri veriyordu. “One Minute” çıkışının aldığı destek değişim cesaretini artırmıştı. Müslüman ülkeleri eksen alan yeni çıkışın hedefinin İsrail olması ise gayet doğaldı.

Hocaefendi ise Mavi Marmara türü bir çıkışın yanlış olacağını, eğer dış politikada bir değişim yapılacaksa bunun zorlamalar dışında başka yollardan yapılması gerektiğini vurguluyor, sert siyaset anlayışının ve radikal tepkinin, Türkiye’yi diplomatik yörüngesinden savurup ülkeye zarar vereceğini ifade ediyordu.

Fakat bu uyarılar kulak ardı edildi. Oysa Mavi Marmara daha Antalya’dan yola çıkmadan uyarının haklılığı belirmeye başlamıştı. Çünkü İsrail “vururuz” diye tehdit ediyordu. Daha büyük sorunlara sebep olmaması için gemideki milletvekilleri indirildi ve diğer yolcularla hareket edildi. Baskın ihtimali çok yüksek olmasına rağmen herhangi bir koruma verilmedi. Kadere emanet edilen gemiler 27 Mayıs’ta yola çıktı. Dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise 25 Mayıs -1 Haziran 2010 tarihleri arasında Brezilya, Arjantin ve Şili’ye resmi bir ziyaret düzenledi. 31 Mayıs 2010 tarihinde baskın yapılıp 9 Türk şehit edilip onlarcası yaralandığında ise Başbakan Erdoğan tepkisini Şili’den iletecekti. Tarihi hamle ne hikmetse, hiçbir tarihi özelliği olmayan bir geziye denk getirilmişti.

İsrail’in baskını tahmin ediliyordu ama katliam yapacağını kimse beklemiyordu. Riskli filoya kan bulaşmış ve işler karışmıştı. Türkiye’nin sert çıkışlarına, İsrail alttan almak yerine benzer bir tavırla karşılık verince gerginlik tırmanmaya başladı. Savaş riski belirmişti, her iki ülke için felaket anlamına gelecek bu durumun engellenmesi için birinin frene basması gerekiyordu. Ne AKP hükümetinin ne İsrail’in yanaşmadığı bu tavrı adeta kendini feda edercesine Fethullah Gülen Hocaefendi üstlendi. Onun baskından beş gün sonra Wall Street Journal gazetesinin sorusuna verdiği “Diplomatik yollar sonuna kadar zorlanmalı. Türkiye’yi savaşın eşiğine getirecek bir krize meydan vermemek için başka yollar aranmalı. Organizatörlerin yardımı ulaştırmaya çalışmadan önce İsrail ile anlaşmaya çalışmalı, otoriteden izin alınmalıydı” sözleri hem gündeme bomba gibi düştü. Hem de tansiyonu düşürdü.

Başbakan Erdoğan istese bu sözleri duymazdan gelip İsrail’le krizi tırmandırmaya devam edebilirdi. Öyle yapmadı. O da AKP kurmayları da tercihlerini savaş riskindense, makul olandan yana kullandı. Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç bu açıklamayı “Hocaefendi her zaman olduğu gibi doğruyu söylüyor. Her şart altında ve her şeye rağmen müspet hareket etmeliyiz. Ve imkanlarını araştırmalıyız. Bunun için ne gerekiyorsa yapmalıyız.” sözleriyle karşıladı ve diplomasi yolu yeniden zorlanmaya başladı.

Bence Hocaefendi’nin teşekkür edilmesi gereken bu tavrı yıllarca en ağır sözlerle ve suçlamalarla eleştirildi. Çok ağır bir haksızlık yapıldı. Bugün aynı noktaya gelenler eğer vicdanları hala titriyorsa yaptıkları haksızlığı idrak edeceklerdir.

İsrail’le yapılan anlaşmaya gelince. İsrail’le ilişkiler mutlaka düzeltilmeliydi ama bu şekilde değil. Abluka tamamen kalkmayacaksa, kimsenin onaylamadığı bu zulmü onaylayacak şekilde maddeleştirmeye ne gerek vardı. Yardımlar zaten bu şekilde yıllardır yapılıyordu. Yine aynen devam ederdi. Öldürülen 10 kişinin mahkemesinden niçin ve hangi hakla vazgeçiyoruz. İsrailli yetkililer ve askerler suçlu ise (ki yüzde yüz suçlu), yerel ve uluslar arası mahkemelerde yargılansın ve cezasını çeksinler. Mahkemelerin önüne bir kanunla set çekip, İsrail’i niçin hukuk kıskacından kurtarıyoruz.

Diklenmeyelim ama dik duruşumuzdan da taviz vermeyelim.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*