Mümtazer Türköne yazdı: Chopin mi, yoksa Itrî mi adamı IŞİD’ci eder?

Çok derin ve esaslı bir mevzûnun bir yerden patlayıp uç vermesi gibi, bu mesele. Üzerindeki ağır kapağı kaldırdığınız zaman temel değerler sistemi tepeden tırnağa sorgulanacak. Nasıl ortaya çıktığına da dikkat etmelisiniz. Şehid cenazesinde, Şehid’in silah arkadaşları, en haklı oldukları anda Chopin’in cenaze marşını tahtından indirip, Itrî’nin “Tekbir”ini yerleştiriyorlar. Tek itiraz, “Itrî’nin bestesi ile marş yürüyüşü imkansız” gerekçesiydi. Dikkat ederseniz Chopin’in Cenaze Marşı eşliğinde, sert marş adımları yerine ayakların yere sürtüldüğü daha yumuşak bir yürüyüş nizamı var. Cenaze protokolü mutlaka değişecek ve bundan sonra merasim kıtasının yürüyüş adımları bile “Tekbir”e uydurulacak.

Chopin’in Cenaze Marşı, kasvetli ve daha çok ölüm korkusunu yansıtan basit ve sert köşeli nağmelerden oluşur. Mozart’ın Requem’i gerçek bir deha eseridir, insanı öbür dünyaya götürür ve ölümden sonraki hayatı adeta yaşatır. İslâm kültüründe böyle bir müzik türü yok. Itrî’nin Salat-ı Ümmiyesi ve Tekbir’i bestelendiği günden bugüne bu boşluğu dolduruyor, çoğumuz okuduğumuz Tekbir’in fani bir insan tarafından yapılmış bir beste olduğunun farkında olmadan ölüm dahil her vesileyle tekrarlıyoruz. Nağmelerinde acı, üzüntü, sevinç veya mutluluk gibi paylaşılacak bir heyecanı-duyguyu yumuşatan, zarafet kazandıran, insanı Mavera’ya sürükleyen ve olgunlaştıran bir tat var.

Kimsenin ukelâlık yapma hakkı yok. Şehid olmaya hazır tek bir asker veya polis bile cenazesinin Chopin’le kaldırılmasını vasiyet etmez. Öyleyse mesele bitmiştir.

Yalnız meselenin daha derin kısımları var. Dinî inanç ve ritüeller asıl gücünü ölüm söz konusu olduğunda hissettirir. Itrî’ninkinden başka tekbir okunuşu olabileceğini aklına bile getirmeyen biz Türkler, inancımızı yüzyıllar boyunca kendi renklerimiz ve tercihlerimizle gündelik hayatın içine yerleştirdik. “Dinî kültür” dediğimiz, geleneklerle ve işte bu yerel renklerle oluşur. Kur’an alfabesini Araplar Kufî ile, İranlılar Talik ile, biz Sülüs ile yazarız; Kur’an’ı ve ezanı İstanbul tilavetiyle okuruz. Camimizin, medresemizin mimarisi farklıdır. Itrî’nin tekbiri bizim tarzımızın sembolüdür. Peki nedir bunun önemi? Çocukluğundan beri kulağı Itrî’nin Tekbir’i ile dolu olan birinin, İslâmdan şiddet yorumu çıkartabilmesi için olağanüstü gayret sarfetmesi ve kafayı yemesi gerekir.

Bu hafta Kutlu Doğum Haftası. Soner Yalçın’ın peşi sıra seküler kalemler, bu haftanın “Cemaat icadı” olduğunu ve bir tür İslâm protestanlığı oluşturmak için devreye sokulduğunu öne sürüyorlar. Seküler olmak, dinî kültür konusunda bilinçli bir cehaleti tercih etmek olarak anlaşıldığı için desteksiz bu tür yorumları düzeltmek çok kolay değil. 1989 yılında Kutlu Doğum Haftası’nı ihdas eden Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Kurulu’nda beş kişilik ekibin içinde ben de vardım. Ana fikir Mevlid Kandili’ni camilerin dışına taşırmak, peygamber sevgisini daha renkli kutlamalara konu etmekti. Hareket noktamız ise, Mevlid’in Türk Müslümanlığına münhasır bir gelenek olmasıydı. Gerçekten de 1208 yılında Erbil Atabeyi Muzafferüddin Gökbörü’nün, Ehl-i Beyt üzerine dayalı Şii-Fatimi kültürel egemenliğine karşı başlattığı Mevlid kutlamaları sadece Türkler’e ve Kürtler’e özgü bir dinî gelenek olarak, Yıldırım Beyazıt’ın Ulu Cami imamı Süleyman Çelebi ile zirveye çıkarak hiç değişmeden bugüne kadar devam etmiştir. Mevlid basit bir dinî ritüel değildir, aynı zamanda bu topraklara özgü bir kimliğin ve ideolojinin ana taşıyıcı sütunlarından biridir.

Anlaşılması zor olanı ben yine de tekrarlayayım. Cenazede, düğünde her vesile ile Mevlid okuyan-dinleyen, kulakları Itrî’nin bestesinden başka Tekbir’e alışık olmayan insanların arasından IŞİD militanı çıkmaz. Chopin ise yabancılaştırır ve sadece bu gümrah kanalları kurutur.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*