PROF. DR. AHMET TURAN ALKAN: ZAFER ONURLARINA MAL OLDU

Zaman gazetesi eski yazarı Ahmet Turan Alkan, Özgür Düşünce Gazetesi’nden Hüseyin Keleş’e çarpıcı bir röportaj verdi. Alkan, “Bunca adaletsizliği yapanların son tahlilde ‘Müslüman’ olduklarını bu nedenle TC kanunlarını kötüye kullansalar bile Müslüman vicdanının bir noktada ‘Hayır, bu kadarı fazla; bunun fıkıhta yeri yok’ diye devreye gireceğini sanıyordum. Yanılmışım. Şeklen bir zafer kazandılar ama bu onurlarına mal oldu.” dedi.
Ahmet Turan Alkan, 20 yıldır Zaman gazetesinde, farklı ve esprili üslubuyla okurlarıyla buluşuyordu. O da kayyım geldikten sonra, gazetenin diğer kaliteli yazarları gibi artık ‘aile‘ olarak bildiği Zaman için kalem oynatamıyor. Tecrübeli yazarla, kayyım sürecinden bu yana yaşadıklarını, Ali Bulaç’la Zaman gazetesinin kaldırımında otururken neler hissettiğini ve iktidar partisinin dönüşüm sürecini konuştuk.

20 yıldır yazarlık yaptığınız Zaman gazetesinde artık yazamıyorsunuz. Nasıl bir duygu dünyanız var kayyımdan bu yana?

Zaman gazetesinde artık yazmıyor olmak, normal şartlarda gazete yönetiminin iradesiyle veya benim irademle biçimlenmeliydi; bu kararı kayyımın alması işin tabiatına aykırı bir şey. Adamı tanımıyorsunuz; gazetecilik, yöneticilik, yazarlık vasıfları benim için meçhul bir şahsın gazete ve benim adıma karar vermesi tamamen saçmalık. Kayyıma öfke duymuyorum ama. Ailesi ve yakınları herhalde ‘Bizim çocuk Zaman’a kayyım oldu amcası‘ dediklerinde etraftan ‘Maşallah, nazara gelmez inşallah‘ diye tahsinler, aferinler işitip gurur duyuyorlardır. Zaman’ın tek satı- rında, tek tuğlasında emeği olmayan insanların gazeteyi batırmak için tayin edilmiş olmalarını yarın evlatlarına, torunları- na nasıl izah ederler bilmiyorum. Sonuçta şimdi yazmıyorum ve ömrümde ilk defa emekliolduğumu anladım. Bu yazı perhizi bana iyi geldi, dinleniyor ve marangozluk projelerine yoğunlaşıyorum.

17 Aralık’tan sonra ya da önce böyle bir süreci bekliyor muydunuz?
17 aralıktan sonra doğrusu işin bu raddeye geleceğini tahmin etmiyordum; çünkü eski alışkanlıkla, ‘Türkiye’de hukuk var, olmaz öyle saçma-sapan keyfi şeyler‘ diye düşünüyorsunuz. Şimdi görüyor ve anlı- yorsunuz ki yapabileceklerinin sınır yok. Sınır, arkadaşların hayal gücü! Akıllarından ne geçiyorsa onu yapabilmek gücünü ele geçirdiler ve bu iktidarı insanları işsiz bırakmak, aileleri yıkmak, insanların sosyal ilişkilerini mahvetmek, gazetelere, şirketlere çökmek, gazetecileri hapsetmek için kullanıyorlar. Hayır benim hayâlhanem bu kadar geniş değil!


Yani bu kadarını beklemiyordunuz?

Bu kadarını beklemiyordum; çünkü bunca adaletsizliği yapanların nihai tahlilde ‘Müslüman‘ olduklarını, TC kanunlarına kötüye kullansalar bile Müslüman vicdanı- nın bir noktada ‘Hayır, bu kadarı fazla; bunun fıkıhta yeri yok‘ diye devreye gireceğini sanıyordum. Yanılmışım. ‘Siyasi ilahiyatın Türkiye’de bu kadar alıcı bulabilece- ğini kim bilebilirdi ki? Başta din olmak üzere, hukuk, nasfet hissi, vicdan gibi insani hasletler olmak üzere her şeyi kirlettiler. Şeklen bir zafer kazandılar ama bu onurlarına mal oldu.


Erdoğan Cemaat için, ‘Bana ihanet ettiler‘ dedi. Bu açıklamanın kodları neydi?

Onu bilemem. Kendi adıma konuşuyorum: Sayın Erdoğan’a hiç biat etmedim ki ihanet etmiş olayım. İyi şeyler yaptığında destekledim, beğenmediğim şeyleri de eleştirdim. Basit bir muhakeme bu. Partizanlık hevesim olsaydı nasibimi siyasette arar, birilerine yanaşır, biat eder, ikbal beklerdim. Yazarlığı tercih ettim ve seçimimden pişman değilim. Benim biat ettiğim daha üst akîdeler var ve o akîdeden ayrı düşmeyi asıl zillet perişanlık sayarım. Allah saklasın!

Hata yapan referandumda ‘evet‘ diyenler miydi, yoksa ‘evet’leri suiistimal edenler mi?
Tartışma solda ve sağda bu mesele üzerinden yürüyor. Referandumu destekledim ve bundan piş- man değilim. HSYK’nın yapısını değiştiren madde üzerine tartışılabilir ama o dönemde CHP’nin hukuk bürokrasisini kullanarak siyasi kriz ürettiği de hatırlanmalı. O madde bunun tepkisiydi ama AYM’ye bireysel baş- vuru hakkı da o değişikliklerin içindeydi.

Türkiye’de objektif gazetecilik yapmak hayli zorlaştı; hatta muhalif olmak da bir hayli cesaret ister hale geldi. Nasıl gelindi bu duruma?
Seçimlerle… Birileri görevini kötüye kullanabilir, suça bulaşabilir veya işini iyi yapamayabilir. Demokrasilerin kantarı seçimdir ve kötü yönetimin, hukuksuzluğun cezasını seçmenin keseceğini düşünürüz. Türkiye’de böyle olmadı. Seçmen soğukkanlı bir pragmatizm gösterdi ve iktidarı adeta daha fazla kötü yönetime, hukuksuzluğa teşvik etti. Hukuk bürokrasisi de kağıt bir kaplan gibi kolayca bükülüverince seç- menin coşkun desteği iktidarı kontrolsüz bıraktı. Siyasi muhalefete gelince onlar hergün çadır tiyatrosunda tuluat yapıyorlar. Haliyle değil gazetecilik, muhalif durmak bile şimdilerde mangal gibi yürek istiyor. Bu, seçmenimizin onayladığı bir durumdur maalesef.

Son muhalif bertaraf edilene kadar devam eder mi bu süreç?
Hayır, bu süreç devam etmez; etmeyeceği, birbirini tutmayan ve her adımda başka bir sakatlık doğuran icraatlardan belli. Saçmalığın hudutlarına dayandı- lar. Suçluluk psikolojisi her adımda yanlış yaptırıyor. Bu durum devam etmez ama demokratik değerlerde büyük gerileme ve savruluş yaşayacağımız muhakkak. Büyük ivme kaybettik ve kaybediyoruz.

Herkes AK Parti’nin 2010 sonrası dönüşümünden bahsediyor. Sizin çizdiğiniz de- ğişim çerçevesinin tarihi de 2010 mu?
Öyle görünüyor; güç zehirlenmesini tetikleyen anayasa referandumu oldu. Askeri bürokrasinin siyaset heveslerini Ergenekon ve Balyoz davalarıyla caydıran iktidar, artık kendi retoriği ve kadrolarıyla Türkiye’yi yönlendirebileceğini hissetti. Sonraki günlerde yanlışları ceza görmek yerine kutsanınca zincirlerinden boşandı.

Ali Bulaç ile Zaman’ın bahçesindeki kaldırımda oturuyorsunuz. Neler konuştunuz, neler düşündünüz?
Fenomen olmuşuz haberimiz yok. Hikâyenin aslı şöyle. O gün bahçedeki kürsüde arkadaşlar konuşuyor, biz sıramızı savmışız. Ali Bulaç, ‘Gel şuraya oturalım, ben yoruldum‘ dedi, oracığa oturduk. Birisi fotoğraf çekti, gördüm ama herhalde şahsi hatı- ra diye çekiyor deyip aldırış etmedim. Üzgün ve yorgunduk elbette. Zaman ki, bizim sadece yazdığımız yer değildi; evimizdi. Güvenlikçi arkadaşlardan aşçı Cafer usta’ya, stajyer çocuklardan genel yayın müdürüne kadar herkesten saygı ve sevgi gördüğümüz bir huzur ve güven melceiydi. Mesele yazmamak değil, o çocukların, o insanların işsizkalacağını hatırlamaktan doğan bir teessüf haliydi.

Son yazınızda, “Eğer susmasalar, eğer bir hakperest olsalar bugün biz bu güzellikleri (!) yaşayamazdık” diyorsunuz. Çok mu kırgınsınız?
Şahsi kırgınlığın manası yok. Hukuksuzlukları yok sayalım; gazetem kapanmadı, ekranlar susturulmadı, şirketlere çökülmedi diye varsayalım; buna rağmen Türkiye’nin doğru yönetildiğini söyleyebilir miyiz? Dış politikamız acınacak halde; iç barış hendek ve barikatlarda can çekişiyor ve seçimlerde dış politika hiç konuşulmadı. Asgari ücret ve taşeron işçilerin akıbetini konuşurken diplomatik hezimeti hiç olmamış saydık ve bedelini şimdi ödü- yoruz. Bugün hâlâ ve hâlâ susanlar birinci derecede sorumlu. AKP içinde ara sıra mırıldananlar bile suskun bugün. Bu suskunluğa hak vermiyorum ve anlamıyorum. Bazıları ahiret yok zannediyor anlaşılan…

Bugün gazetesinde yaklaşık 1,5 sene önce yaptığımız mülakatta “Erdoğan Hizmet’e imreniyor, kendi cemaatini kurmak istiyor” demiş- tiniz. Fikrinizdeki son durum nedir?
Aynı kanaatteyim. Hizmet Hareketi eğitimli insan yetiştirmek, kaliteye yatırım yapmak konusunda kendine ve ülkeye büyük kötülük yaptı; başarısı, haset uyandırdı. Sayın Erdoğan iktidarının ilk dönemlerinde kendince ‘emanet‘ kadrolarla iş görmek zorunda olduğunu fark etti. Şimdi bazı dernek ve vakıflar aracılığıyla gençliğe yatırım yapma fikrinin ilham kaynağı, modeli Hizmet oldu. Hizmet Hareketi’nin yetiştirdiği kadroları tasfiye etmek için şimdi hukuk tanı- madan tasfiyeye giriştiler ve yerine daha güvenilir ve biat etmiş kadrolar koymayı hedefliyorlar. Epey de mesafe aldılar.

Yine aynı mülakatta “AK Parti’den tamamen ümidimi kesmiş değilim” diyorsunuz. Hala ümitli misiniz?
Hayır değilim. Bu parti, lider karizmasının peşine takı- larak, ‘hep kazanma’nın büyüsü altına girdi ve suskunlaştı. Doğru bildiklerini bile söyleyemeyen, liderden ayrı düşen beyanlarını bile yalanlamak için çarpılmış gibi telâşa düşen bir suskunluk topluluğu haline geldi. Davutoğlu bu çeliş- kiyi en iyi aksettiren siyasi figür. Vaktiyle okumuş olduğu şeyler aklına gelince yanlışları hatırlıyor ve ara sıra uykuda söylenir gibi doğru şeyler söyledikten sonra liderlik baskısını hatırlayıp çark ediyor. AKP ve Davutoğlu yönetimi o ümidi fevt etti, bitirdi. Şimdi mukadder akıbete yelken-kürek gitmekteler.

Başkanlık sistemi iyiden iyiye artık gündemde. Gelir mi; gelirse bugünden farklı ne olur?
Başkanlık, sayın Erdoğan için her şeydir; toplum için hiçbir şey. Erdoğan’ın zihnindeki başkanlık modeli TC markasının izmihlâli ve yeni bir devletin kuruluşu olur. Hafazanallah diyorum.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*