Ülfet batağından kurtulmak için ne yapmalı?

Pek çoğumuzu etkisi altına alan ülfet virüsünden kurtulmanın yollarına başvurmalı insan. Benliğinden vazgeçmeli, iradeyi olumlu yönde kullanmanın mücadelesini vermeli, nefse düşkünlükten vazgeçmeli…
Dinî hizmetler, ülfete karşı önemli bir sütredir. İnsan hizmetle, hem sürekli olarak kendini meşgul eder hem de beklenmedik İlâhî te’yîdata mazhar olur ve hep canlı kalır. Böylece, aslında devamı olmayan gelip geçici sarsıntıyı ve ölmüşlüğü aşarak, yeni bir dirilişe muvaffak olabilir.

Yoksa bu manada bir gayreti olmayan kim olursa olsun, kalbinin katılaşması, gözlerinin kuruması, ülfet ve ünsiyetle iç geriliminin ve canlılığının kaybolması.. dolayısıyla da şeytanın vesvese ve hilelerine kapılıp, günahlarla sol taraftan vurulması her an muhtemel ve mukadderdir.

Benlikten vazgeçilmeli

Ülfetten kurtulmak isteyen bir insanın her şeyden önce, bir tahliye (fena şeylerden arınma) yapması gereklidir. Meyve ağaçları veya gül fidanları için hazırlanan bir tarlanın, önce taş ve çakıldan, diken ve yabani otlardan temizlenmesi gerekir ki, işleyip sürmeye, ekip biçmeye müsait hale gelsin.

Kalpte yaralar, kafada şüphe ve tereddütler, elde, dilde, gözde ve hayalde günahlar varken ibadetlerle kanatlanmak, zikir ve fikir ile süslenmek çok zordur. Esasen ‘Ben’ düşüncesi, o tarladan ilk planda kaldırılıp atılması gereken en zararlı bir diken ve çakıl taşıdır..

İnsanın mahiyetinden ilk defa sökülüp atılması gereken bir şey varsa, o da benliktir. Benlikten vazgeçmeyenin, öbür âlemlerden gelen “Benim kulum” sözünü duyması mümkün değildir!

Nefse düşkünlükten vazgeçilmelidir

Nefsin istek ve alışkanlıkları, insan için öldürücü birer zehir ve insanı aşağılara çeken ağırlıklar gibidir. Ruh, nefsin rağmına gelişir ve yükselir. Tersi yönde, nefis beslendikçe ruh küçülür, sıkışır, ağırlaşır..

Bunun neticesinde de kalbde, duygularda ve lâtifelerde bir hantallaşma meydana gelir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in beyanları içinde, şeytan insanın damarlarında dolaşır durur.

O halde “Siz” diyor, “Onun dolaştığı yerleri biraz daraltın.” Yani, onu açlık, susuzluk ve isteklerinden mahrum etmekle sıkıştırın. Aklına her estikçe yiyen, çeşitli yiyecek ve çerezlerle beslenen bir insanın şehvetine düşkün olması gayet normaldir.

Binaenaleyh, iradenin hakkını ve kavgasını vererek, nefse ait beslenme musluklarını kısmak çok mühimdir. Aksi takdirde, nefis daima şeytana açık kapı olacaktır.

İradenin kavgası verilmelidir

Her uzuv ve duygunun bir yaratılış gayesi vardır. Göz, Cenâb-ı Hakk’ın istediği istikamette bakmak, el, o istikamette tutmak, ayak, yürümek ve kulak da aynı şekilde dinlemek için yaratılmıştır. İrade için de durum, bundan farklı değildir.

Onun da bir yaratılış gayesi vardır.. İrade, nefis ve şeytandan gelen her türlü hile ve desiselere karşı bir siper olup, vahiyden düşünceye intikal eden şeyleri vicdanın destek ve beslemesi ile hayata mâl etsin ve yaşanır hale getirsin diye yaratılmıştır.

O bu vazifeyi ifâ ederken, en büyük hasmı olan şeytan ve nefis, iradenin karşısına pek çok mânia ve geçit vermeyen derin dereler çıkaracaklardır.

Hasımlarına karşı böyle bir durumda mücadele vermek, iradenin varlık sebebidir. Düşünce vahye açık değilse, vicdan sönmüş, irade felç ise, işte o zaman şeytan, rolünü rahatlıkla oynayacağı mükemmel bir sahne bulmuş demektir. Midesinin hakkını hiç unutmayan insan, iradesinin hakkını da vermeli değil midir?

Ma’rifetullah’a ulaşma gayreti içinde olmak gerekir

Ma’rifetullah’ta derinleştikçe, yani Rabbimizi çok iyi tanıyıp, içimizde onu bulma ve tanıma huzuruna erdikçe, şeytan ve nefsin va’d edeceği bütün yalancı zevkleri ve lezzetleri aşmış ve onların üstüne çıkmış olacağız.

Allah’ın marifetiyle tatmin olup huzura ermiş bir kalbe teklif edilen bütün yabancı tatlar ve zevkler, çok sönük ve çok silik gelir. Haddizatında, kendi içinde aydınlığa ermiş bir insanın, nefis adına şeytanın teklif edeceği şeylerden lezzet alması zaten düşünülemez.

Kendi içinde ma’rifete erememiş kimselerin durumu ise, güneşten mahrum kalıp da, mum ışığı ve ateş böcekleriyle teselli olmaya çalışan kimsenin durumu gibidir.

Ma’rifete ulaşmış, dolayısıyla da ışığını bulmuş bir insan, şeytan ve nefsin kendisine takdim edeceği vâhî ve fani şeylere aldanmayacak ve kapılmayacaktır.

Kalb ve ruhta operasyon yapılmalıdır

Her insan, tefekkür ve düşüncede her gün biraz daha buudlaşarak, kâinat kitabından tıpkı bir arı gibi marifet hüzmeleri toplamalı ve Cenâb-ı Hakk’ın gönderdiği nebîlerle velîlerin açtığı geniş yolu takip etmelidir.

Bu yol sayesinde o, ruha hayatiyet kazandıracak ve atılan her adım, ona yeni bir güç kaynağı olacaktır. Vicdanımızın elinden düşmeyen Kitap ve Sünnet neşteri, bütün mânevî yaralarımızı kesip atarken, asırlara göre değişen tedavi usulleriyle mürşid ve mücedditlerin eserleri ve içlerinde bulunan ölümsüz hakikatler de, manevi yaralarımızı en kısa zamanda iyileştirecektir.

Bu eserler birer ilaç, birer merhem gibi daima elimizin altında bulunmalı; tarif edilen ölçü ve prensipler dâhilinde öncelik sırası çok iyi ayarlanarak, bu eserler ısrarla mütalâa edilmelidir.

İşte, kalb ve ruhta her gün yenilenmesi zaruri bu operasyondan sonradır ki, şeytanın hile ve desiselerine karşı dayanıklılık kazanmış oluruz.

Aksi halde, okumayan, düşünmeyen ve kendini yenilemeyen insanların akıbetine uğrar, sararır, solar ve savrulur gideriz.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*