Yaşlı, yoksul ve eğitimsiz (Ali Yurttagül)

Avrupa Birliği bu günlerde Brexit depreminin geride bıraktığı siyasi harabeyi toparlamakla meşgul. Dağılma dinamikleri veya ikinci olası bir referandum, depremin etkisini sınırlama arayışları gündemde. AB’nin kurumsal yapısı ve politikaları masada.
Brexit desteğinin genellikle yaşlı, yoksul ve eğimden nasibini almamış kitlelerden geldiğini okuduk. Eğitimli Londra gençleri, AB için oy vermiş. Ama AB, hatta Avrupa sorunu diyebileceğimiz yoksul, yaşlı ve eğitimsiz kitleler Brexit demiş. Başka bir deyimle AB sosyal mesele ile karşı karşıya. Bu mesele bizim seçimlerde de önemli bir etken değil mi?

Her neyse, Brexit için oy veren ‘yoksul’ kitleyi anlamaya çalışmak, AB’nin karşı karşıya bulunduğu sorunu anlamak, iz sürmek için iyi bir fırsat. Mesela referandum Fransa veya Hollanda’da yapılsaydı, sonuç farklı mı olurdu, bilemiyorum. Ama büyük bir ihtimalle, AB taraftarları ya az farkla kazanır, belki kaybederlerdi. Bu ülkelerde de ‘yaşlı’, ‘yoksul’, ‘cahil’ kitleler AB karşıtı bir tutum içerisinde olurdu. Daha doğrusu tutum içerisindeler. AB karşıtı hareketler, aşırı sağ yükselişte. Küreselleşme ile kaybeden sosyal tabakalara sesleniyor aşırı sağ. Milli sınırlar, milli çıkarlara ağırlık veren, ırkçı, yabancı düşmanı, ‘anti emperyalist’ bir dil.

Brexit kampanyasında göçmen işçilerin, sığınmacıların, Türkiye’ye vize muafiyetinin gündeme gelmesi bu seçmen kitlelerine seslenişin anahtarı gibiydi. Bu konuda en başarılı sağ-sol sentezini Marine Le Pen başarıyor. Alman emperyalizminin ucuz iş gücü için Avrupa iş pazarını Afrika’dan köle ticaretine açtığını söylüyor Marine Le Pen. Düne kadar Komünist Parti seçmeni olan kitlelerle, social dumping (ucuz iş gücü istihdamı) eleştirisiyle, sendikalarla köprü kuruyor. Milliyetçi, yabancı düşmanı, ırkçılığa göz kırpan, küreselleşmeye karşı bu hareketlerin yükselişte olması tesadüf değil.

Aslında yoksul, yaşlı ve eğitimsiz kitleler başkaldırmakta haklı, ama ne yazık ki hata yapıyorlar. Brexit demagojisi ile meydanlara çıkan politikacıların yalanlarına kandılar. AB’nin Avrupa’nın küreselleşmeye karşı siyasi bir cevabı olduğu anlaşılmadı. Seçmen AB’yi küreselleşme sürecinin bir parçası olarak algıladı. İngiltere’nin yükselmekte olan Hindistan, Çin ve Brezilya’daki bir eyalet büyüklüğünde olduğunu unuttu bu kitleler. İngilizler ‘eski güzel günlerin’, sömürgelerden akan ‘imparatorluk’ serveti ve zenginliğinin hasretine kapıldılar.

Yoksul, yaşlı, eğitimsiz seçmen kitlesi çözüm seçiminde yanılmış olabilirler. Ama bir konuda haklılar. Küreselleşme ile kaybediyorlar, başkaldırışları haklı. AB, çözüme ulaşmak için bu mesajı doğru okumak zorunda. Sosyal meseleyi masaya yatırma zamanı geldi geçiyor.

Ne yazık ki AB, hala ticari bir kulüp görüntüsü veriyor. Tüccarlar kazanıyor. Küreselleşme ile kaybedenler, AB ile de kaybediyor. AB ticaret ve ekonomiye uzanan dalların serpilip geliştiği, sosyal haklar ve demokratik denetime uzanan dalların yeşermekte zorlandığı bir ağacı andırıyor. Derli toplu ve güzel bir ağaç olabilmek için yoksul, yaşlı ve eğitimden nasibini alamayan tabakaları da gölgesine almak zorunda.

Bizde durum farklı. Ağacın demokrasiye, küreselleşmeye, ekonomiye uzanan dalları havasız. Devlet yolsuzluk hastalığına karşı çaresiz. Üretken bir toplumun ana temel taşlarından biri, mal güvenliği ayaklar altında. Ortadoğu alevler içerisinde. Demem o ki AB, şüphesiz, derin bir kriz süreci yaşıyor. Türkiye ve bölgemizle karşılaştırdığımda “Keşke bizim de sorunumuz bundan ibaret olsaydı.” demekten alamıyorum kendimi. Demokrasi ve barış içerisindeki bir kıtanın siyasi ince ayar arayışı…

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*