Ahmet Dönmez: 17 Aralık’ın savcı ve polisleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin namusunu kurtardı!

Nokta dergisine röportaj veren gazeteci Ahmet Dönmez, „17 Aralık’ın savcı ve polisleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin namusunu kurtardı!“ dedi.

İşte o röportajın ilgili bölümü; 2000 yılı başında gazeteciliğe adım atan Ahmet Dönmez, belediye muhabirliği ile başladığı çalışma hayatını, AKP ve Başbakanlık muhabiri olarak devam ettirdi. Bu yönüyle AKP’yi ve Erdoğan’ı, Türkiye’de en iyi bilen gazeteciler arasında yer alan Dönmez’i kamuoyu, 17-25 Aralık sürecinden sonra Erdoğan’a sorduğu yolsuzluklarla ilgili sorularla tanıdı. Gazetecilik birikimini, “Yüzde On-Adil Düzenden Havuz Düzenine” adlı kitapla taçlandıran Ahmet Dönmez, hemen ardından Ufuk Köroğlu’yla birlikte kaleme aldığı “17 Aralık-Sıfır Noktası” adlı kitabını yayımladı.
17 Aralık’ın kilit aktörü Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklanmasının ardından Ahmet Dönmez’le bu tarihi soruşturmanın bilinmeyenlerini konuştuk. “17 Aralık Soruşturması’nı yapan polis ve savcılar, bana göre Türkiye Cumhuriyeti’nin namusunu kurtarmıştır” sözlerine şöyle açıklık getiriyor: “Zarrab’ın yıllardır Türkiye’yi adeta bir kara para üssü gibi kullandığını, Türk bankalarını finansal suçlara bulaştırdığını, hatta hükümeti rüşvete bağladığını ABD’de tutuklandığı gün öğrenseydik Türkiye için nasıl bir utanç olacağını düşünün! Ülkemiz için düşünülecek şey, ‘Ne polisi polis, ne yargısı yargı’ şeklinde olacaktı.”

“17 Aralık Sıfır Noktası” adlı kitabın yazarlarından biri ve bu soruşturmaya hâkim bir gazeteci olarak, Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklanmasını, uluslararası arenada yaşanan değişimi de göz önüne alarak nasıl değerlendirirsin?

Kendi elimdeki bilgilerle ve arşivimle, var olan parçaları bir araya getirdiğimde önüme bir fotoğraf çıkıyor. Bu parçalar, İran, Amerika ve Türkiye ayaklarından oluşuyor. İran’dan başlayacak olursak; Reza Zarrab, İran Devleti tarafından takip ediliyordu, Türkiye’de.

ZARRAB, İRAN’A KAÇIRILMA VE İDAM KORKUSU YAŞIYORDU
Bu takip ne zaman başladı?

Zarrab türü işadamlarına İran’da ‘ambargo tüccarı’ ya da ‘dellal’ adı veriliyor. İmtiyazlı işadamları bunlar. O nedenle Zarrab daha önce önünün açılması ve lojistik destek sağlanması için takip altındaydı. Ruhani’nin Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte, kendi deyimleriyle ‘iktisadi fesat’ olarak adlandırdıkları bu yapıya savaş açtılar. Türkiye’de 17-25 Aralık sürecinin başladığı günlerde de Zencani, İran’da tutuklandı. Bunun ardından da İran, Zarrab’ı izleme konseptinde değişikliğe gitti. Reza Zarrab, İran’a kaçırılma ve idama mahkum edilme korkusu yaşıyordu. Aralık 2014’te, Çağlayan Adliyesi’ne giderek suç duyurusunda bulunmuştu. “Ben takip ediliyorum. Can güvenliğim yok. Korkuyorum” gerekçesiyle… İşte bu da fotoğrafın Türkiye ayağı ile ilgili.

TÜRKİYE’DE HAPSE GİRİNCE “İTİRAFÇI OLMAYA HAZIRIM” DEMİŞTİ
Kimler takip ediyordu, anlaşılabildi mi?

Bildiğim kadarıyla bugüne kadar somut bir bilgiye ulaşılamadı. Eski Mali Şube Müdür Yardımcısı Yasin Topçu geçtiğimiz günlerde seri tweet’ler attı. “Onun ne kadar korkak bir insan olduğunu, içeride uzun süre kalamayacağını, çıkmak için her şeyi yapmaya hazır bir adam olduğunu biz görmüştük” dedi. Buradaki diğer ayrıntı da şu: 17 Aralık Savcısı Celal Kara, Reza Zarrab tutukluyken, kendisine “Benim kanserim var. Çıkmam lazım. Bunu karşılığında da ifade vermek istiyorum” dediğini, Can Dündar’a verdiği röportajda açıklamıştı. Bendeki bilgi, bunun bir adım ilerisi…

Nedir o?

Zarrab sadece “İfade vermek istiyorum” cümlesini kurmadı! Savcı Kara, bu kısmı biraz kapalı geçti. Reza Zarrab aslında “İtirafçı olmaya hazırım” demişti! Türkiye’de cezaevindeyken itirafçı olmaya hazırlıklı birisiydi. Çünkü içeride kalamayan, özgürlüğüne düşkün, korkak ve güvensiz bir adam. İtirafçılığa teşne bir mizacı var. O dönemde bazı aracılar vasıtasıyla hükümeti de tehdit etmiş ve bir an önce çıkarılmasını istemişti. Aksi taktirde konuşacağı uyarısını yapmıştı. Bunun ardından bir bakan onu, cezaevinde ziyaret etmiş ve o ziyaret sırasında güvenlik kameraları da kapatılmıştı.

Kimdi o bakan?

Açıklanmasa da, iddialar Zafer Çağlayan olduğu yönünde. Çağlayan da bugüne kadar bu iddiaları yalanlamadı. Hemen arkasından bütün yargı sistemi altüst edildi ve Zarrab 70 gün sonra tahliye edildi. Dönemin Başbakanı Erdoğan da “Hak yerini buldu!” dedi. İran meselesine dönecek olursam birkaç önemli detayı paylaşmak isterim…

“10 MİLYAR DOLAR’A YAKIN PARAYI REZA DEĞİL, TÜRKİYE ÖDEYECEK”
Lütfen…

Devrim Muhafızları’na yakınlığıyla bilinen İranlı bir ekonomist var. İsmi, Dr. Fuat Sadeghi. Zaman gazetesinden Doğan Ertuğrul’a, 26 Temmuz 2014 tarihinde bir röportaj vermişti. Orada aynen şu ifadeleri kullandı: “ABD ile İran anlaşır ve ambargolar biterse İran’ın petrol paralarıyla ilgili yolsuzluklar, Erdoğan Hükümeti’nin sorunu olur en başta. Çünkü görünen o ki çok büyük miktarlarda petrol parası cebe indirildi. İran bu parayı resmi olarak isteyebilir. 10 milyar Dolar’a yakın olduğu zannedilen parayı herhalde Reza Zarrab, İran’a getirmeyecek. Türkiye kendisi ödeyecek bu parayı. İran bu paraların tahsili için uluslararası davalar açabilir. İran’ın parası, Halkbank, başka bankalar ve özel şirketlerde olabilir.”

Bugün, Sadeghi’nin bir buçuk yıl önce söylediği, ABD ile İran’ın anlaştığı dönemin içindeyiz. Yani bu sorunun, Türkiye’nin ve Erdoğan Hükümeti’nin sorunu olma süreci başladı.

“TÜRKİYE, ZENCANİ DOSYASINDA BİZİMLE İŞBİRLİĞİNE YANAŞMADI”
İran’da ‘yargı erki sözcülüğü’ adı altında bir makam vardır. Gulam Hüseyin Muhseni Ecei adındaki o sözcü, “Türkiye’den bazı kimseler, Zencani’nin borcunu ödemeyi teklif ettiler bize. Fakat biz kabul etmedik. Hangi nedenle bu borcu ödemeye razı olduklarını sorunca da bir daha görünmediler” dedi. İran’da Zencani dosyasını en iyi bilen isimlerden birisi de Meclis Enerji Komisyonu Üyesi Emir Abbas Sultani. Onun açıklaması da şöyle: “Türkiye, Zencani dosyasında bizimle işbirliği yapmaya yanaşmadı.” Sultani ayrıca İran’ın, Zencani’nin ilişkili olduğu bütün ülkelere heyet gönderdiğini açıkladı. İran’ın parasını tahsil etmek üzere kurulan bu heyet, Türkiye’ye de geldi. İşbirliği önerilerine olumsuz cevaplar aldılar. Bunun ardından İran, Türkiye’ye olan baskısını sürekli arttırdı.

İran Ticaret Sanayi ve Petrol Odası Başkanı Hamid Hüseyni de, 17 Aralık Operasyonu sonrası ortaya çıkanlarla ilgili “Zarrab’la ilgili duyduklarıma hiç şaşırmadım. Türkiye’de rüşvet verdiği iddialarına da hiç şaşırmadım. Çünkü Zarrab’ın devlet katında korunduğunu biz biliyorduk” demişti. Zencani ve Zarrab arasındaki ilişkiyi de teyit etmişti.

GANA’DAN GELEN UÇAK, ZENCANİ-ZARRAB İLİŞKİSİNİ AÇIKÇA GÖSTERİYOR
Babek Zencani ve Reza Zarrab arasında nasıl bir ilişki var?

Bir bütünün iki parçası oldukları çok net. Özellikle Gana’dan gelen bir buçuk ton altın yüklü uçaktan da anlıyoruz bunu. Baştan sona skandallarla dolu bir hadisedir o. Orada günaşırı Zarrab ya da adamları ile Babek Zencani arasında görüşmeler yapılıyor. Çünkü uçağın bir sonraki durağı Dubai. Uçağı burada Zencani bekliyor. Uçağı Gana’dan çıkaran da, malın sahibi de Zencani. Altının bir kısmını İstanbul’da Zarrab’a bırakacak uçak, sonra Zencani’ye gidecek… Bu nedenle uçağın bir an önce salıverilmesi için günaşırı görüşmeler yapıyorlar. Burada kilit bir isim var.

ABD’NİN DE GÜNDEMİNE GİREN KİLİT İSİM: KAMELYA CEMŞİDİ
Kim?

ABD’li savcı Bharara’nın iddianamesinde de adı geçen, Kamelya Cemşidi. İddianamenin özeti olan 21 sayfayı okuduğumda, üç kişiden birinin Cemşidi, birinin Zarrab olduğunu gördüğümde, savcı Bharara’nın ne kadar derin izler üzerinden gittiğini anladım. Kamelya Cemşidi çok kritik bir isim. İran devletiyle, İran’daki gizli yapılanmalarla kuvvetli ilişkileri var ve Babek Zencani’yle Reza Zarrab arasındaki köprü elemanlardan birisi. Zencani’nin Türkiye’deki geçmişi, Zarrab’dan daha eski. Zarrab Ailesi’nden eski demiyorum; çünkü baba Zarrab’ın Türkiye’deki altın işleri 30 yıl öncesine kadar gidiyor. Babek Zencani, Onur Air’in gizli sahibi olarak da bilinir.

REZA’NIN ÜZERİNE GİDEN MASAK BAŞKANI’NIN BAŞI YANDI
Zarrab Ailesi bu işe nasıl girmiş?

Bu aile, Gaziantep Kilis taraflarından İstanbul’a gelip sarraflıkla uğraşmaya başlıyor. Soyadları da buradan geliyor. Altın ticaretiyle işe başlıyorlar. Daha sonra özellikle Körfez ülkeleri, İran, Türkiye arasında altın ticareti yapmaya başlıyorlar. Reza Zarrab’ın İran’la ilişkilerini geliştirmesiyle birlikte daha farklı alanlara kayıyorlar.

MASAK’tan (Mali Suçları Araştırma Kurulu) bir yetkili ile görüşmüştüm. Demişti ki, “Biz 2008 yılından beri Reza Zarrab’la yatıp kalkıyoruz! Ama hâlâ Zarrab’ın sistemini çözemedik. Çözebilmek için tek bir şeye ihtiyacımız vardı: Halkbank ve diğer bankalarla ilişkili tespit ettiğimiz paravan şirketlerin para hareketlerinin dökümü. Bunu alabilseydik, o ağı çözebilecektik.” Fakat MASAK Başkanı Mürsel Ali Kaplan, dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile görüşüyor. O, durumu Tayyip Erdoğan’a iletiyor. Ondan sonra da kıyamet kopuyor! İzin verilmediği gibi MASAK Başkanı Mürsel Ali Kaplan’ın da başı yanıyor!

DOSYAYA GİREN İLK BAKAN ZAFER ÇAĞLAYAN
Reza Zarrab’ın ilişkisi, Türk devletiyle ve bakanlarla nasıl başlıyor?

Tespit edilen ilk şey, Reza Zarrab ve Zafer Çağlayan’ın, 2012 yılında buluşması. Zarrab’la ilgili tespitler, 2007 yılına kadar gidiyor aslında. Ama asıl çalışma, 2012 yılında Yakup Saygılı’nın Mali Şube Müdürü olmasıyla başlıyor. Saygılı göreve geldikten kısa bir süre sonra İstihbarat Şube’nin hazırladığı raporu, değişik yerlerden gelen yazılarla da birleştirerek bu soruşturmayı ve takibatı başlatıyor, savcılarla beraber.

Mahkeme kararıyla teknik takibe başladıktan sonra ilk olarak Zafer Çağlayan’ın Reza Zarrab’la buluşması, yasal olarak dosyanın içine girmiş oluyor. Bunun öncesine dair somut verilere sahip değiliz. İkisi arasındaki ilişkinin daha evvele dayanması da muhtemel. Akıl yürütelim… Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, neden Reza Zarrab’la ilişki kursun? Muhtemelen birilerinin talimatı devreye giriyor. Zarrab, İran devletinden aldığı imtiyazla bu işe girdiğine göre birileriyle ilişki kurması lazım. Orada karşılıklı bir “kazan-kazan” sistemi işliyor.

“SAYIN BAŞBAKAN’IN (ERDOĞAN) TALİMATLARI VAR, SÜRECİ HIZLANDIRIN”
Nasıl?

Türkiye, ekonomisini ayakta tutmaya çalışıyor. İran’la iş yapmak istiyor. Belli ki devlet katında “Bu ilişkiyi sürdürebilmek için gerekirse illegal yollara başvurabiliriz” yönünde bir karar alınmış ve bir sistem kurulmuş. O konsensüs neticesinde de Zarrab ve Çağlayan buluşturulmuş.

Yani bu ilişki, Zafer Çağlayan’ın bile isteye, tek başına giriştiği bir ilişki değil. Öyle mi?

Benim kanaatime göre öyle. Daha sonraki dönemde karşımıza çıkacak olaylar ve telefon takibi, bize bunu zaten gösteriyor. Mesela, Zafer Çağlayan, 2013 yılının Eylül ayında Reza Zarrab’la birtakım görüşmeler yapıyor. O görüşmelere Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan da katılıyor. Amaç, dışarıya sürekli altın çıkararak ihracat oranlarını yükseltmek, cari açığı azaltmak, böylece de seçimler yaklaşırken Türkiye’nin ekonomisini ve kredibilitesini daha iyi göstermek. Zafer Çağlayan bu toplantılarda sürekli, “Sayın Başbakanın (Erdoğan), Beyefendinin talimatları var. Bu süreci hızlandırın, diyor” ifadelerini kullanıyor. Zarrab, adamı olan Rüçhan Bayar ve kasası olan Abdullah Happani ile Eylül 2013’te gerçekleştirdiği görüşmede, “Bize özel görev verildi. Özel bir misyonumuz var” diyor.

REZA ZARRAB: “BEN, SAYIN BAŞBAKAN’A SÖZ VERDİM!”
Nedir o misyonun içeriği?

Zarrab, Süleyman Aslan’a bir telefon konuşmasında, “Bakanlarla görüştük. Hatta üç bakan yemeğe teşrif etti. Enine boyuna bu mevzuları konuştuk. Beni sıkıştırdılar 3 milyar dolarlık altın ihracatı için. Bu konuşmadan sonra bütün ekibi topladım. Elimizden geleni yapmamız gerektiğini söyledim. Çünkü Sayın Başbakan’a (Erdoğan) söz verdim” diyor. Bunun gibi birçok telefon konuşması var.

Ne kadar zamanda yapacaktı bu ihracatı?

Üç ay içinde! 2013 yılının sonuna kadar. 2014 Mart’ında da yerel seçimler var. Hatta o sırada Zarrab, adamlarını bu iş için sıkıştırırken, “Bu iş Başbakan nezdinde, benim için önemli. Çünkü direkt yanına gideceğim.” diyor. Zafer Çağlayan da Başbakan’la yaptıkları bir toplantıdan çıktıktan sonra Süleyman Aslan’ı arayarak, Erdoğan’ın, Zarrab’ın Halkbank üzerinden kurduğu bu sisteme ne kadar önem verdiğini vurgulayarak, “Sayın Başbakan, hiç bir şekilde bu işte gevşeme olmasın dedi” diyor.

Bir ara üzerindeki baskılar çoğaldığında da telefonda Egemen Bağış’a, “Ben de bu konuyla alakalı gidip Sayın Başbakan’la görüşmek istiyorum. Koyayım önüne metni, diyeyim ki ‘Benim yaptığım iş ortada. Yaptığımız ihracatın ülkeye katkısı, faydası, cari açığın kapanması… Ya ben onları yapmayayım ya da bunlarla uğraşamıyorum’ diyeyim…” ifadelerini kullanıyor. Zarrab, kanaatimce Erdoğan’ın onayı, himayesi ve yönlendirmesi ile bir takım işler yapıyor. Bunun karşılığında da bazı ayrıcalıklar istiyor. Başı sıkıştığında korunma istiyor. Bunlar dışında akıl almaz bir detay daha var…

EMNİYET ŞERİDİ VE ESKORT KIYAĞI, MUAMMER GÜLER’E KAPI AÇTI
Nasıl bir detay?

Reza Zarrab, iddiaya göre emniyet şeridine takılmadan gitme talebinde bulunuyor. Nisan 2012’de, Zafer Çağlayan’ın oğlunun düğününde -ki o düğünde Ebru Gündeş de sahne alıyor, dönemin Başbakanı Sayın Erdoğan da var. Reza Zarrab’ın, bakanlar yanındayken Erdoğan’a konuyu açıp; “Efendim ben bir eskort talep ediyorum ve mümkünse emniyet şeridinden gidip gelmek istiyorum. İstanbul’un trafiği yoğun, malum” dediği iddia ediliyor. Tayyip Erdoğan, dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’e, Zarrab’ın yanında, koruma ve eskort tahsis edilmesi talimatını verdiği ifade ediliyor. Böylece Zarrab’ın emniyet şeridinden gidip gelme süreci başlıyor.

Reza Zarrab ile Muammer Güler arasındaki ilişki de bu olaydan sonra mı başlıyor?

Daha önce görüşmeleri var; ama iddialara göre ilk rüşveti, bakanın oğlu Barış Güler üzerinden, bu olay sonrasında veriyor.

“ARTIK BURAMA GELDİ! YA BU İŞİ HALLEDİN, YA DA KONUYU ERDOĞAN’A GÖTÜRECEĞİM”
Bir nevi teşekkür rüşveti mi?

Aynen öyle! Muammer Güler’in oğlu Barış Güler’e sözüm ona bir danışmanlık işi ayarlanıyor, ayda 30 bin lira maaşla. Bu kılıf altında paralar verilmeye başlanıyor. Happani’yle olan telefon görüşmelerinde de Reza Zarrab, Muammer Güler’le ilişkisinin o düğünde başladığını söylüyor ve “Parayı hazırlayın” diyor.

Bütün bunlar bize, Reza Zarrab ve Tayyip Erdoğan’ın birbirlerini iyi tanıdıklarına dair ipuçları veriyor. Hatta Reza Zarrab, gazeteci Kamil Maman’ın Bugün gazetesinde çıkması muhtemel haberini engelleyebilmek için bakanları devreye sokuyor. Tam o sırada Fatih Emniyet Müdür Yardımcısı Orhan İnce’nin başka yere atanmasıyla meşgul. Bu ‘belayı’ başından def edebilmek için Ankara’ya gidip görüşmeler yapıyor. Egemen Bağış ve Muammer Güler’le telefonda konuşuyor. “Artık burama geldi! Ya siz bu işi halledin, ya da ben gidip Beyefendi’ye söyleyeceğim” diyerek bakanlara gözdağı veriyor.

EGEMEN BAĞIŞ’LA İLİŞKİSİ BİLDİĞİMİZDEN DAHA ESKİ
Reza Zarrab’ın Egemen Bağış’la ilişkisi ne zaman başlıyor?

Polis takibine 2013 yılında takılıyorlar. ‘Çikolata teslimatı’ onlardan birisi. Bir de Zarrab’ın Avrupa Birliği Ortaköy ofisinde müthiş eğlenceli bir para teslimatı daha var: 500 bin dolar. Reza Zarrab’ın, kardeşinin ve babasının Türk vatandaşlığına alınmasıyla ilgili Egemen Bağış’ı aracı olarak devreye soktuğu iddia edilse de aslında aralarındaki telefon konuşmalarından, çok daha derin ve eski bir ilişkileri olduğunu anlıyoruz.

Bir başka bağlantı dikkatlerden kaçmıyor. Örneğin Egemen Bağış, “Bu konuyu Muammer Abi ve Zafer Abi’yle de konuştun mu?” diye soruyor. “Konuştum” diyor, Zarrab. Orada, “Ali Babacan’la da, Mehmet Şimşek’le de görüştün mü?” diye sormuyor mesela. Özellikle bu iki ismi sorması çok önemli. Birbirlerinden haberdarlar.

ALİ BABACAN’IN BİLMEMESİNE İMKAN YOK, MEHMET ŞİMŞEK’E HABERİ BİZZAT GÖTÜRÜYORLAR
Cari açık böyle bir sistemle kapatılmaya çalışılırken, Ali Babacan ve Mehmet Şimşek gibi ekonominin kilit isimlerinin bu sistemden haberdar olmadığını düşünebilir miyiz?

Ali Babacan da, Mehmet Şimşek de bazı şeyleri biliyor. İşin ilginç tarafı şu: Reza Zarrab ile adamları, Kamil Maman’ın haber metnini ele geçiriyorlar. Okuduklarında şok oluyorlar. Sağ kolu Abdullah Happani, Zarrab’ı arıyor. “Abi, çok sağlam bilgiler vermişler yani. Haberde yazan her şey doğru! Birebir, bütün banka hesaplarımıza kadar bilgiler var haberde.” diyor. Bunun üzerine panikleyip, “Acaba başka yerlere de gitmiş olabilir mi?” diyerek haberin taslak metnini de alarak Maliye Bakanı’na gidiyorlar.

Yani Mehmet Şimşek’e…

Evet. Mehmet Şimşek yüz vermiyor. Mehmet Şimşek’e giderek, bir anlamda kendilerini de ele vermiş oluyorlar. Mehmet Şimşek’in ve Ali Babacan’ın da olan bitenden haberi var. Ama sesini çıkarmamalarının da bir anlamı var.

Nedir o?

Daha üst bir aklın olması!

ÜÇ BAKANA VE ASLAN’A VERİLEN RÜŞVET 130 MİLYON LİRA
17 Aralık ve 25 Aralık’ın kesişim noktası neydi?

İlla bir kesişim noktasından bahsedeceksek, Tayyip Erdoğan diyebiliriz! Erdoğan da “Hedefleri bendim. Onlar üzerinden bana geleceklerdi” dedi. Bunu demesinin sebebi de o.

17 Aralık Soruşturması’nda üç bakanın ve Süleyman Aslan’ın aldığı iddia edilen rüşvetin miktarını biliyor muyuz?

Meclis Soruşturma Komisyonu’na ulaşan belgelere göre toplam miktar 130 milyon lira. İddiaya göre sadece Süleyman Aslan’a on beş ayrı teslimat var.

TÜRKİYE’NİN NAMUSUNU KURTARDILAR
Bharara’nın soruşturması Türkiye’ye uzanacak mı? Herkesin merak ettiği soru bu! 21 sayfalık özet iddianameyi okuduğunda ne düşündün?

Soruşturmaya giren Reza Zarrab, İran-Türkiye arasındaki para trafiğinin başaktörü. Bana göre Reza Zarrab demek, Recep Tayyip Erdoğan demek. Reza Zarrab demek, AKP iktidarı demek. Normal şartlarda, Erdoğan, bakanlar ve Süleyman Aslan’ın bu dosyaya girmemesi için hiçbir neden yok. Ancak özel bir iltimas geçilmesi lazım! Söylemeden geçemeyeceğim bir şey daha var: 17 Aralık Soruşturması’nı yapan polis ve savcılar, bana göre Türkiye Cumhuriyeti’nin namusunu kurtarmıştır.

Nasıl?

Bu operasyonun olmadığını düşünün… Bir sabah uyandığımızda Ebru Gündeş’in kocası Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklandığını öğreniyoruz. Bu adamın yıllardır Türkiye’yi adeta bir kara para üssü gibi kullandığını, Türk bankalarını finansal suçlara bulaştırdığını, hatta hükümeti rüşvete bağladığını o sabah öğrenseydik Türkiye için nasıl bir utanç olacağını düşünün! Ülkemiz için düşünülecek şey, “Ne polisi polis, ne yargısı yargı” şeklinde olacaktı. AKP iktidarının özlemini duyduğu da böyle bir ülkeydi aslında. Ne polisinin polis ne de yargısının yargı olduğu bir Türkiye!

Kaynak: NOKTA

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*