Senin elinde bez var, onun elinde senin gündeliğin…’

Yerevan Üniversitesi Tarih Bölümü mezunu Ermenistanlı Siranuş, 20 yıl sonra İstanbul’daki toz bezini elinden bırakıp Yerevan’da hiç değilse masa başında bir işe başlayabildi. Kendisi ne İstanbul’a, ne toz bezine, ne de kadere kızgın.

Röportaj: Alin Özinian

(YEREVAN) Türkiye’deki Ermenistanlı göçmen işçiler bugüne kadar sadece yabancı parlamentolarda soykırım tasarıları gündeme geldiğinde ya da birileri Ermenileri ‘cezalandırmak’ istediği zaman hatırlandı ve bir koz olarak kullanıldı. Bu sorun hiçbir zaman Türkiye’de genel göçmen sorunu içinde ele alınmadı. 2006-2009 arasında ilk ayağı tamamlanan ‘Ermenistanlı Kadın İşçiler’ araştırması için çalışmalar devam ederken tanıştığım kadınların çoğuyla iletişimi bugüne dek sürdürmeye çalıştım. Siranuş (bu adı kullanmamı o istedi) yaklaşık 20 yıl İstanbul’da çalıştıktan sonra, bir yıl önce Yerevan’a döndü. İstanbul’da çalışırken birçok kez görüşmüş, zorluklardan, acılardan bahsetmiştik. Bu kez Agos için konuştuğum Siranuş, içimizin karardığı bu günlerde güzel şeyler anlattı.

İstanbul’a gitmeye nasıl karar verdiniz?

Hepsi aynı hikâyenin parçaları. Sıralamaya sadık kalırsak, belki daha mantıklı bir hikâye gibi görünür.

Ermenistan’dan Türkiye’ye çalışmaya gitmenin mantıksız olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Hayır, her insan hikâyesinin özünde mantıksız olabileceğini düşünüyorum. Tabii nereden, ne zaman, nasıl biri olarak baktığınıza bağlı. Bunların yanında, hikâyenin size nasıl aktarıldığı da önemli; güzel ve makul anlatılırsa belki belirli bir mantık çerçevesine oturtabilirsiniz. Ben 1968 doğumluyum. Yani Karabağ Hareketi’nde meydanlara giden, bağımsızlık isteyen gençlerin kuşağındanım. Sovyet döneminde üniversite okuyan ve mezun olan son kuşaktanım. Uzatmayayım; ben Yerevan Devlet Üniversitesi Tarih bölümünde okudum. Mezun olduğumda artık özgür ve bağımsız bir Ermenistan vardı ve ben okullarda öğretmenlik yapıp yeni bir cumhuriyetin neslinin kendi tarihini özgürce öğrenmesine, sorgulamasına yardım edecektim. Olmadı. Karışık yıllardı, ortalığın durulmasını bekledik. Deprem, savaş derken, Türkiye sınırı da kapandı. Sıkıştık. Yurtdışına gitmeyi hiçbir zaman istemedim. 1995 yılı geldiğinde kışın yakıt parasını karşılayamayacağımı anladım. Okuldan aldığım ücret, annem, babam ve benim masraflarımı karşılayamıyordu. Babamın sağlık sorunları nedeniyle evimizi satmıştık. Annem ve babam hasta oldukları için çalışamıyorlardı. Kira vermeseydik belki daha kolay olurdu. En sonunda İstanbul’a gitmeye karar verdim.

Komşumuzun bir tanıdığı evlere gündeliğe gidiyordu. İstanbul’da Ermeniler olduğunu biliyordum. Batı Ermeni edebiyatı ve şiirini çok severim; İstanbul’da Ermenilerin hâlâ öyle bir hayat sürdüğünü düşünüyordum. Ermenistan’dan gidenlerin onların yanında çalıştıklarını duyuyordum. Ama ben daha çok dil bildiğimden ve diplomam olduğu için başka şeyler yapacağım ümidiyle gittim o yıl İstanbul’a…

Mesela nerede çalışmayı planlıyordunuz?

Hafta sonu derneklerde Ermeni tarihi dersleri veririm diye düşünüyordum, ya da dil dersleri… Onlar da olmazsa mağazalarda çalışmayı… Olmadı tabii. Şimdi o hayalleri düşününce gülümsüyorum. Mağazalarda başka kriterler varmış, benim pek da ustası olmadığım patron-işçi ilişkileri… Onu hissedince, daha ilk görüşmede “Yok” dedim. Tarih konusu da tamamen rüya tabii, o seneler Ermenilerin büyük kısmının evinde 1915’e ‘soykırım’ bile diyemiyorduk…

Nerede çalışmaya başladınız?

Evlerde. Ama sadece Ermenilerin değil, Türklerin evlerinde de, temizlikçi veya hasta bakıcı olarak… Türklerin evlerinde çalışmak benim için daha iyiydi. Ermeniler çok hakir gördüler bizim gibileri. Olmadık şeyler sordular, yaptılar – o hikâyeleri bilirsiniz. İşte, “Buna muz derler, hiç yedin mi?” , “Ermenistan’da otomobil, oje, sigara var mı?” gibi sorular… Ağır geldi bunlar bana da. Türkler daha mesafeli, daha profesyoneldi. Rahat oluyordu çalışmak. Bu konuda kendimi çok suçladım tabii…

Türklerin evinde çalışmayı tercih ettiğiniz için mi?

Evet. Sonuçta, kendini ya da geldiğin ülkeyi anlatacak güçten yoksun olduğun için, kolayı seçiyorsun. İncindiğim doğru ama belki başa çıkmayı deneyebilirdim. Kendime hep “Önce vatanından, şimdi de Ermenilerden kaçıyorsun, bunun sonu ne olacak?” diye soruyordum. Bunun üzerine gittim ve daha sonra hep Ermenilerin evinde çalışmaya karar verdim.

Güzelleşti mi hayat böylece?

Yok. Sorular bitmedi, aşağılama bitmedi. Kadın sohbetlerinde laf aralarına sokuşturulan “Asonk asank en!” (Bunlar böyledir zaten!) iğnelemeleri bitmedi. Haklılar da bir taraftan; hırsızlık yapan var, çalıştığı evdeki erkeklerle ilişkiye giren var… Sen bir şey yapmasan bile, ihtimaller üzerinden sicilin kirleniyor.

Sonuçta neyi savunacaksınız? Elimde yer bezi, yerleri siliyorum. Bana ‘salak, hırsız, görmemiş’ muamelesi yapan kadına, “Ben senden daha zekiyim, başarılıyım, üç dil biliyorum, üniversite mezunuyum, hâlâ haftada iki kitap okuyorum” diyebilir misin? Senin elinde bez var, onun elinde senin gündeliğin. Maç çoktan bitmiş…

Hiç anlayışla, sevgiyle davranan olmadı mı?

Oldu. Ama zaten olayın kendisi sorunlu. Dolayısıyla sen de sorunlusun artık, sağlıklı değilsin. Ait olmadığın daha doğrusu sana yakışmayan bir iş yaptığını düşünüyorsun durmadan, bu sende bir kompleks haline geliyor. İyi davrananı da iyi kabul edemiyorsun, kuşkulanıyorsun. Bugün bile anlam vermediğim bir sohbetimiz olmuştu mesela, yaşlı bir beyle. Çalıştığım evdeki kadının babasıydı. Yazın adaya gidince, o da adadaki eve geliyordu. Akıllı, beyefendi bir insandı. Beni gözlemlemiş. Bir gün evde bir yemek vardı, hazırlıkları yaptım istendiği gibi, misafirler gitti, ben de her yeri toparlayıp yattım.

Sabah evde yalnızdık. Garo Bey “İki kahve koy, hem içelim, hem sohbet edelim” dedi. İçerken “Neden yaptığın işten utanıyorsun?” diye sordu. “Ne münasebet” dedim. “Dün kızım sana masada tabak koydu, servis yaptın ama sonra oturmadın, mutfakta kaldın” dedi. Kem küm ettim, üsteledi Garo Bey. “Benden üstün olmayan kadınlar, benden üstün gibi davranıyorlar, ağırıma gidiyor” dedim. Uzun uzun konuştu, hayatın iniş çıkışlarından bahsetti, “Kinlenmemeli, ders almalı” dedi. “Yaptığın işi kabullenmediğin sürece, başarılı olamazsın” dedi.

Ona da kızdım. Koca bir sistem yıkılmış, benim gibi bir sürü insan altında kalmıştı. Neyi yanlış yapmış olabilirdik ki? Oysa o kadınlar, çok genç yaşta zengin erkeklerle evlenip hayatlarını garanti altına almışlardı. Kin değil ama, kızgınlıktı bu. Çok kızdım. Kıskanıyordum insanları, bunun için de kızıyordum kendime.

Kızıp ne yaptınız?

Daha iyi düşünmeye çalıştım. “Neden buradayım, burada ne yapıyorum?”… Kaçak işçi konumundayım, çalışma iznim yok, siyasiler her kızdıklarında sınırdışı edileceğimi söylüyor… Garo Bey’in dediğini düşündüm, “Ben bu işi kabullenmeliyim. Ben artık tarihçi değilim, bir hasta bakıcıyım” dedim; bunu kabullenip Yerevan’a dönmeye karar verdim. Uzak olduğum yıllarda Ermenistan da çok değişmişti. Bu işi Yerevan’da da yaparak hayatımı kazanabilirdim, en azından sevdiklerime yakın olurdum, kaçak olmazdım.

Yerevan’da kalıp aynı işi yapmayı neden daha önce düşünmediniz?

Utandım. Beni bu halde görmelerini istemedim. Gözden ırak olunca sanki daha kolay gibi geliyordu, ama gurbet de ağır. Özellikle Ermeniliğin küfür olduğu bir ülkede karakola kaçak işçi konumunda düştüğünüzü düşünün. Tabii, ideolojik sorunlar da var. İstanbul’daki Ermeniler o baskıyla yaşamayı, kendilerini saklamayı, hatta onlara söylenen yalanları yutmayı öğrenmişler, mecbur kalmışlar. Bunu kötü niyetle söylemiyorum, ama onların alıştığı o ‘düzen’ benim için ağırdı.

Bu ‘baskı altındaki yaşam’ı biraz örnek vererek açıklar mısınız?

Çocukların okuduğu ders kitapları mesela… Orada anlatılanlar benim öğrendiğim tarihe tamamen zıt. Bir keresinde, “Çocuğunuzu başka okula yollayın, öğrenmesin bunları” dedim. Çok anlayışlı bir Ermeni kadındı, her okulda bu kitapların okutulduğunu söyledi. Çalıştığım başka bir evdeki genç çocuk, ismi Ari olmasına rağmen hep ‘Ali’ diyordu kendine. İsmini saklamak, saklamak zorunda kalmak zordur. Bir keresinde, eve misafir gelecek diye, boyanmış Paskalya yumurtalarını dolaba saklamıştı; evin hanımı da, “Biri sana bir şey sorarsa ‘Ben Özbek’im’ dersin” demişti bana. Yani, Özbek iyi, Ermeni kötü… Bu hayat bana ağır geliyordu.

Trajikomik anlar da var. Mesela yanında çalıştığım bir Türk’ün anneannesi hastalanınca ona bakmaya başladım. Bırakın Ermeniliğimi saklamayı, o hasta kadın bana hep “Ermeni yemeği yap, bana Ermeni ninnileri söyle” diyordu. Hayatı boyunca yabancı ülkeler gezmek istermiş meğer; öleceğini hissediyor, farklı şeyler tanımak istiyordu.

Yerevan’da hayat nasıl? Döndüğünüz için mutlu musunuz? Hiç “Gelmeseydim keşke” diyor musunuz?

“Keşke” dememeyi öğrendim. Yerevan’da hayat beklediğimden daha iyi. Bir kere, özgürüm, kulağım kapıda değil. Burada hiç okulda falan iş aramadım, hemen temizlik firmalarıyla görüştüm. Bir de baktım, aylık gelir İstanbul’dakinin aynısı. İstanbul’da masraflar daha çok, kira var ayrıca. O şekilde hesap edince, burası daha kârlı oldu. İki ay çalıştıktan sonra şirketin sahibi beni çağırdı, “Senden memnunuz, grup lideri ol” dedi. ‘Grup lideri’ dediği şu: Burada dört kişilik bir grup gidiyor temizliğe, herkes paralel temizlik yapıyor. Grup lideri, fiziksel çalışmadan çok, diğerlerini kontrol ediyor, temizlik malzemesi ve diğer giderleri hesaplıyor. Üç ay o şekilde çalıştıktan sonra, şirkette masa başı işe geçtim.

Kısacası, artık toz beziyle çalışmıyorum. Seviniyor muyum? Evet. Fiziksel yükten kurtuldum, üniversiteden mezun olduktan 20 yıl sonra, 50 yaşında ilk defa kâğıt-kalemle çalışmaya başladım (gözleri doluyor). Gururum incinmişti, biraz tedavi oldu diyelim. Daha da güzeli, geçen gün Türkoloji Bölümü’nden gençler arayıp “Sizinle Türkçe konuşup pratik yapabilir miyiz?” dediler. “Olur” dedim, çok sevindim. Ücreti sordular, çok şaşırdım, “Yok” dedim, “ne parası”… Dört aydır çalışıyorum çocuklarla, para almıyorum diye her seferinde elleri kolları dolu geliyorlar – çiçekler, meyveler, hediyeler… Okul öğretmenliğini bırakıp elime aldığım toz bezini, 20 yıl sonra bırakabildim, hatta üniversiteli çocuklarla çalışmaya başladım. Kim sevinmez ki! Garo Bey’i çok anıyorum; kabullenmek teslim olmak değil, o fırtınalarda az yaralanmak, hayatla kavga etmemek demekmiş.

O halde, başlangıçta sözünü ettiğiniz ‘mantıklı’ seyre ulaşabildi hayatınız…

Bir şey keşfettim: Hayatı tüm mantık ve mantıksızlığıyla kabul etmeyi, hatta sevmeyi… Düşünsene, 90’lı yıllar, savaş var, yokluk var, Türkiye Azerbaycan’a destek olup Ermenistan’ı zayıflatarak siyasi isteklerini kabul ettirebilmek için sınırı kapamış; sen çıkıp bu ülkeye kâğıtsız, izinsiz gidiyorsun. Mantıklı bir iş mi bu? Adı üstünde, hayat işte… (Kaynak: Agos)

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*