Asr-ı Saadet modeli…

Yardımlaşma ve dayanışma, toplumları yücelten sırlı bir kavramdır; sosyal hayatın güçlenmesi, devam etmesi için yardımlaşmak şarttır; İslamiyet de bunu gerektirir.

Tefekkür edilirse insanlar, hatta hayvanlar bile dayanışmayı sağlamak için topluluklar halinde yaşar. Organlarımızda da mükemmel bir dayanışma vardır. Bir el diğerine yardım eder, bir göz diğer gözün yardımcısıdır. Mide, gıdaları hazmeder, her organın ihtiyacı olan vitamini bilir, organların bütününe dağıtır. Kalp, her hücreye kan gönderirken akciğerler hücrelere temiz hava gönderir.

Topraktaki temel elementler vücudumuzun harcı, mayası olurken en küçük parçamız atom. Atomlardan moleküller, moleküllerden organlar, organlardan insan. Yani atomlar, moleküller, hücreler, uzuvlar, insan ve kâinat, hepsi kendi öz dünyalarında bir hususi nizam içindeyken, tekrar, hepsi bir bütün halinde, toplu bir nizam içinde hareket etmektedir. Anlıyoruz ki atomdan güneş sistemine kadar, yaratılan her şey birbiri ile irtibatlanmış, birbiriyle alışveriş yapması temin edilmiş, külli bir nizam kurulmuş, kâinat bir makine gibi çalışmaktadır. Allah, güneşi, atmosferi, suyu ve toprağı bir şirket haline getirmiş, dördünü birbirine yardımcı etmiş. Böylece sular ve topraklar çatısız fabrikalar gibi çalışıp canlıların ihtiyacını temin etmiş.

Ancak Allah, diğer canlılardan farklı olarak insana üstün kabiliyetler de vermiş. İnsanlar bu üstün kabiliyetleriyle teknolojide, sanatta ilerlemiş, kabiliyetleriyle büyük işlere girişmiş. Nihayetinde insanın insana ihtiyacı var; bu ihtiyacı temin eden de yardımlaşmadır. Çünkü bir insan her şeyi bilse de her şeyi yapamaz, zamanı yetmez.

Çocukluk hatıralarımdan biridir; köyümüzde halkın geliri çok azdı. Köylünün kimisi zengin, kimisi fakirdi. Fakir çocuklar biliniyordu. Zengin çocukları birer torba aldılar. Fazla elbiselerini ve onlara yetecek kadar ekmek toplayıp ihtiyacı olan diğer çocuklara dağıttılar. Bu hali gören köylüler çocuklardan örnek alıp onlar da yardımlaşmaya katıldılar. Bu sayede köyde dilenci de fakir de kalmadı. Öyle oldu ki patates ekenler, fasulye ekenler hastalara, fakirlere çuval çuval erzak, testilerle süt gönderdi. Dua edenlerin sayısı arttı.

Birkaç çocuğun gayreti köyün yüzünü güldürmüştü. Köyün imamıyla muhtarı bu işe girişti. Aynı model diğer köylere de taşındı. Artık biri sırtında bir çuval taşıyorsa o adam mutlaka birine yardım için yürüyordu. Sonra köylülerden biri, “Fakire yiyecek vermektense onu da üretime katalım.” deyince muhtar, ekilmeyen arazileri köylülere tavsiye etti. Aralarındaki yardımlaşmayla, bir zamanların köylüleri fakirlikten kurtulup iyi günlere ulaştı. İşte sahabe modeli budur.

Dikkat ederseniz Asr-ı Saadet’te fakir Müslüman yok; çünkü yardıma ihtiyacı olana yardım edilmiş; Medine’ye göçen Müslümanları sahabe kardeş kabul etmiş, evlerini, yiyeceklerini paylaşmış.

İslâmiyet sosyal hayattaki farklılıkları inkâr etmez ama güçlü olanın zayıf olanı desteklemesini emreder. Güçlü olanların yan yana gelip daha büyük hizmetlere koşmalarını emreder. Yardımlaşma fertleri birbirine bağlar. Bir millet bir vücut gibi olur, kuvvet bulur; her türlü felakete ve düşmana karşı dayanır.

İslâmiyet, bize Allah’ın en büyük yardımı ve ihsanıdır; bunun için her Müslüman gücü nispetinde âcize, zayıfa, fakire, güçsüze, sakata maddeten, manen ve hizmet ederek yardım etmekle mükelleftir.

İslam’da yardımlaşma esastır.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*