Beyaz Toroslar

„Toros“un,  bir Fransız markasının 1989’da Türkiye’de yerli bir şirketle pazarladığı araba markası olduğunu yeni nesil pek bilmez.

Üretimi durdurulmuş bu aracın artık ikinci ellini bulmak, trafikte rastlamak bile çok zor. Fransız şirketinin yerli ortağı anlı-şanlı bir asker şirketi olduğu için mi, yoksa sağlamlığından mı bilinmez bu marka resmî araçlar arasında ağırlıklı bir yer tutmuştu. Sağlamlığından ve zor arazi koşullarında bile yüksek performansından dolayı lakabı „keçi“ydi. Kaymakamların, paşaların, emniyet müdürlerinin makam aracı buydu; sivil plaka ile görseniz bile resmî amaçlar için kullanılması galip ihtimaldi. 90’lı yıllarda özellikle Güneydoğu’da faili mechul cinayetler bu araçlarla işlendiği için çok kötü anılar ve izler bıraktı. Başbakan Davutoğlu Van’da partisinin mitinginde „AK Parti iktidardan indirilirse…buralarda beyaz Toroslar dolaşacak“ derken işte bu kötü izleri hatırlatmış oluyor. „Beyaz Toros“ Güneydoğu’da evlerinden alınıp bindirilenlerin bir daha geri dönmediği cenaze arabalarını temsil ediyor.

Başbakan’ın kullandığı sadece bir metafor. Beyaz Toroslar yerini bugün başka markalara bırakmış durumda; ama bu metaforun bile taşıdığı yük epeyce ikircikli. Başbakan Kürtleri „ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye“ çalışıyor. Çağrışımlar çok berrak: AK Parti bir sıtma, bu hastalık yüksek ateşle titreme nöbetleri getirir, ama hemen öldürmeyip süründürür. „Sıtmayı mı yani bizi mi, yoksa ölümü yani devlet içindeki çeteleri mi istersiniz?“ diye sormuş oluyor.

Çıkıp da Davutoğlu’na „artık beyaz Toros kalmadı“ derseniz, „bu araçlara yollarda rastlanmadığını“  değil, „devletin bir daha 90’lara dönmeyeceği“ cevabını vermiş olursunuz. Gerçekten öyle mi? Beyaz Torosların, yani yargısız infazların devri AK Parti olsa da olmasa da kapandı mı? Kürt sorununda 90’lara dönme tehlikesi mevcut mu?

Davutoğlu’nun meşhur „Stratejik Derinlik“ isimli kitabı Herakleitos’un „değişim“ fikrini anlatmak için icat ettiği „bir nehirde iki kere yıkanılmaz“ sözünü çok ileriye taşıyarak başlar. Ne nehirde akan sular aynı sulardır, ne nehrin kenarında gördüğünüz ağaçlar, ne nehrin yatağı ve ne de siz; her şey değişmiştir. Durumu anlatmak için ideal bir benzetme. 1993 yılından bugüne tam 22 sene geçti. Bu 22 seneye bir 28 Şubat Postmodern darbesi ve son kısmına da 13 yıllık AK Parti iktidarı sığdı. Ne devlet eski devlet, ne Kürtler eski Kürtler; her şey değişti, hatta devletle Kürtlerin ilişkisini değiştirip-dönüştüren AK Parti bile değişti. Soğuk Savaş’tan kalma PKK dışında değişmeyen hiç bir şey yok artık.

AK Parti iktidarı Devlet ile Kürtleri barıştırmak için tarihî bir fırsattı. Kürtlerden de oy alabilen bir parti, Devlet’in halkı nezdindeki meşruiyetini yeniden tesis ettiği için „derin devlet“i silahları ve bütün kadtosu ile teslim alabildi. 2009’dan itibaren Kürt sorunu için atılan radikal adımlara bu yüzden devlet kanadından güçlü itirazlar gelmedi. Çözüm Süreci bile, bu ankayışla güvenilmez ama hayata geçirilip tüketilmesi gereken bir süreç olarak görüldü. Ama artık bitti, AK Parti kendisine biçilen tarihî rolü tamamlamış oldu. Dün Kürt sorununu çözmek için tarihî bir fırsat olarak yükselen AK Parti bugün Devlet’in ve „çözüm“ün elini kolunu bağlayan en belâlı engele dönüşmüş durumda. Sebebi, Çözüm Süreci’nde düşülen hatalardan önce çok daha başka bir yerde aramak gerekiyor. HDP, PKK’nın hayalinde göremeyeceği başarıyı toplumdaki Erdoğan antipatisi ile yakaladı. Erdoğan’ın Gezi ile başlayan 17/25 Aralık’tan sonra cadı avına dönüşen kutuplaştıran ve kamplaştıran siyaseti, HDP’yi, dolayısıyla PKK’yı hiç hazır olmadıkları bir zafere taşıdı. Öncesindeki içiçeliği hatırlayalım. Kürt sorunu bir demokrasi sorunuydu ve demokratikleşerek çözülebilirdi; aynı şekilde Demokratikleşme ancak Kürt sorununu çözmekle mümkündü, kısaca ikisi birlikte çözülecekti. Şimdi her ikisi için de tersi işliyor.

Demokrasiyi ve hukuku askıya alan bir iktidarın Kürt sorununu çözme şansı kalır mı? 17/25 Aralık’ın yükü altında ezilen kirli bir iktidar şebekesi ile kaç adım yol alabilirsiniz? Yargıyı yolsuzlukların üstünü örtmek için tepetaklak ettiğiniz zaman devlet iktidarının Kürtler nezdinde meşruiyeti kalır mı? Son muhtarlar toplantısında yaptığı gibi Cumhurbaşkanınız tarafsızlığını bir kenara bırakıp Güneydoğu’nun birinci partisi ile açıkça polemiğe girerse, HDP’nin oylarının artmasını kim engelleyebilir?

Bugün HDP oyunu, toplumun % 60’ının Erdoğan’a duyduğu antipatiden beslenerek arttırıyor. Kürt sorununu da bu yüzden çözemiyoruz. Bu topraklarda bir bütün halinde devletle milleti tek parça halinde yaşatabilmek için dün birileri cinnet geçirmiş gibi hukukun dışına çıktı; sonra sandıktan ve demokrasiden bir şans aradık. 90’ların Torosları, 2000’lerde Erdoğan’ın duble yollarına çıkamaz oldu. Dün dünde kaldı. Bugün kimseyi, eski zamanlarda kalmış 60’ların sonunda kökü kurutulmuş sıtmaya razı etmek için ölümle korkutamazsınız.

Vatandaş bugün PKK’dan gelen „can güvenliği“ tehdidinin derdinde, beyaz torosların değil. Kamu düzenini tesis edecek, devletin varlık sebeplerini meşruiyet içinde işletecek bir otorite lâzım bu ülkede. Hukuka, demokrasiye, özgürlüğe ve güvenliğe ihtiyacımız var; Saray iktidarının yok ettiği ve ancak Saray iktidarının yıkılması ile geri gelecek olan şeylere…

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*