Hukuk katliamı

Bugüne kadar “Hizmet Hareketi”ni suçlayan bir sürü şey söylendi, yazıldı. Yandaş medya yalanı mubah gördü, iftiraya sarıldı, kara propaganda için her türlü kirli metodu denedi.

Yasalar değiştirildi, savcılar ayarlandı, hâkimler tayin edildi. Ve şimdi ortaya üç tane iddianame çıktı. Şimdi bu iddianamelere bakınca manzara gayet net görünüyor: Hukuk katliamı.

En yeniden başlayalım: 17-25 Aralık diye bilinen ve Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluk/rüşvet dosyasını tersine çevirmiş Savcı Bey. “Darbe davası” diyor buna. Güler misin, ağlar mısın? Yolsuzluk soruşturmasına takipsizlik kararı verilirken ve onca somut delilin ortadan kaldırılmasına cüret edilirken böyle olacağı belliydi. Hırsızlar, yolsuzlar, rüşvetçiler elini kolunu sallayarak dolaşıyor; o zanlıları kovalayan polisler bir seneyi aşkın bir süredir hapishanede tutuluyor.

Büyük yolsuzluk dosyası suçüstü delillerle doluydu. Karşı dava açanlardan da somut bir şey bulması bekleniyordu. Heyhat! İddianameyi okuduğunuzda bir hukuk adamının kanunlar çerçevesinde yazması gereken bir metne ulaşamıyorsunuz. Yandaş medyanın düşük profilli köşe yazılarını andırıyor. Güya Savcı İsmail Uçar, derin siyasi analizler yapıyor. Komik! İstanbul’un fethinden Suriye’deki iç kargaşaya kadar pergeli açtıkça açmış Savcı Bey. Hazreti Âdem’in çocukları arasındaki (Habil-Kabil) kavgaya götürmüş işi. Şaka gibi! Bir ara lafı Brütüs’e getiren Uçar, Hitit, Lidya gibi medeniyetlere de atıf yapmayı unutmamış. Batı’nın “Türkiye düşmanlığı”nın vurgulandığı iddianamede (iddianame denir mi buna bilemiyorum) laf AK Parti’ye getiriliyor ve soyut analizlerle devam ediliyor. İddianamedeki bazı cümlelerin birebir Vikipedia’dan alınması ve “Hizmet Hareketi”nin suçlanması bir hukuk adamının yapacağı iş midir Allah aşkına! Hukukî bir metin değil. Sanki Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarından ve yandaş gazetelerden derlenmiş acemi bir metin gibi duruyor.

Tahşiye iddianamesi hukukun siyasallaşmasını apaçık gösteren bir başka metin. Absürt ve tutarsız iddialar bir yana; bu iddianameyi yazanlar hakkında “evrakta sahtecilik” davası bile açılabilir. Neden mi? 30 yıl önce yazılmış ve onlarca kez baskısı yapılmış bir kitaptan (Ölçü veya Yoldaki Işıklar) alıntı yapılıyor ve o iktibası delil sayıyor savcı. Lakin alıntı çok net bir şekilde tahrif edilmiş. Yani? Orijinal metinde olmayan cümleler yazılmış. Resmen suç işlenmiş!

Tahşiye iddianamesindeki çelişkiler ve yanlışlar onlarca örnekle anlatılabilir. En temel konu şu: Halen hukukî süreci bitmemiş Tahşiye örgütü davasının sonucu beklenmeden savcılık Tahşiye zanlılarını masum addediyor, onlara tuzak kurulduğunu farz ediyor ve onlara kumpas kurduğunu düşündüğü kişileri cezalandırma yoluna başvuruyor. İyi de “El Kaide bağlantılı terör örgütü” ceza almış; ama daha temyiz aşaması sonuçlanmamış. Kumpas olup olmadığını nereden çıkarıyorsun!

En güçlü delil olarak “Tahşiyeciler”in evinden çıkan bombada polislerin parmak izinin olması gösteriliyor. O parmak izini, o polisler daha o gün zabıta geçirmişler. Yanlışlıkla dokunduklarını kayıt altına almışlar ve zaten dosyada o polisler şüpheli olarak bile yer almıyor. Geriye ne kalıyor? Güya Fethullah Gülen Hocaefendi bir konuşma yapmış, o sohbet üzerine Emniyet harekete geçmiş, gazete ve TV yayın yapmış falan filan. Hocaefendi’nin Emniyet’e o kadar nüfuzu varsa, kamuoyu huzurunda öyle bir konuşma yapmaya, meselenin haber yapılmasına, dizide işlenmesine ne gerek var! Saçma, absürt! Üstelik Askeri İstihbarat, Emniyet İstihbarat ve MİT’in, Hocaefendi’nin konuşmasından önce Tahşiye ile ilgili raporu ortaya çıktı. Dava çoktan düştü de Savcı Hasan Yılmaz’ın haberi yok galiba.

Bir de HTS kayıtları diye bir şey tutturmuş savcılar. Kimin telefonunun hangi baz istasyonundan çektiğine, aynı istasyonda kesişen telefon numaralarının kime ait olduğuna bakıyorlar. Ne konuşmuşlar? Ona dair hiçbir şey yok; sadece aynı baz istasyonu. Bundan somut suç mu çıkar Allah aşkına! Madem savcılar bu konuya çok meraklı, onlara bir ipucu vereyim: Bugün örgüt diye suçladığınız güvenlik amirleri ile yandaş gazetecilerin telefon HTS kayıtlarına bakın; bazılarının da bu mantıkla suçlu olması gerektiğini göreceksiniz. HTS kaydı aynı istasyondan çıkıyor diye insanlar suçlu ilan edilir mi? Acınası bir durum… Ankara Savcısı Serdar Coşkun kusura bakmasın ama hazırladığı iddianameye iddianame demek bile mümkün değil. Bir araba hırsızlığı oluyor Ankara’da. Polis memurunun karıştığı hırsızlık olayının üzerine atlıyor iki emniyet yetkilisi ve o memura (Seyit Akşit) paralel suçlaması yapması için baskı uyguluyor. Akşit, kaçtır mahkemede feryat ediyor, sorgu odası kamera görüntülerine bakılmasını, kendisine cebirle iftira ettirildiğini haykırıyor. Hiçbir işlem yapılmıyor. Tam bir kumpas! Buna rağmen savcılık adi araba hırsızlığından “paralel örgüt” iddianamesi yazıyor. Sayın Coşkun da iyi bilir (bilmeli) ki, bir savcı iddianamesini dedikodular, ihbarlar üzerine değil; somut deliller üzerine kurmalıdır. Aksi takdirde hem mesleğini hem kendini tarih ve hukuk huzurunda sorumlu hale getirir.

Peki neden oluyor bütün bunlar? Maalesef bazı yargı mensupları meselelere siyasi yaklaşıyor, siyasi tesir altında kalıyor; hal böyle olunca kendilerine verilen görevi Anayasa ve yasanın çerçevesinde yapamıyor. Düşünebiliyor musunuz? Twitter ortamında her önüne gelene en ağır hakaretler savuran Muhammed Feyzi Aygün AkTrol sanılıyordu; meğer adam hâkimmiş. Bildiğiniz hâkim. Kemal Kılıçdaroğlu’ndan Hayko Bağdat’a, Abdülhamit Bilici’den Nazlı Ilıcak’a kadar herkese küfür ve hakaret savuran o taşkın kişi nasıl hâkimlik yapabilir? Deneyimli gazeteci ve hukukçu Büşra Erdal’ın harika tespitiyle söylemek gerekirse “Öven hâkimden söven hâkime” geçilmiş oldu. Vaktiyle Erdoğan’a övgüler dizen hâkimler ortaya çıkmıştı, şimdi küfürbaz hâkimler kürsüyü devralıyor…

Seçime sayılı günler varken yargının bağımsız/tarafsız kalması, emniyetin siyasi operasyonlara alet olmaması gerekiyor. Aksi takdirde suç işlemiş olurlar. Bugün olmasa da yarın hukuk geri döner. Dönecek de!


Yüreğiniz soğudu mu!

Ahmet Hakan, evinin önünde saldırıya uğradı. Kaburgaları ve burnu kırıldı. Gözdağı verildi bütün gazetecilere. Beklenen bir alçaklıktı. Böyle olacağı belliydi. Neden mi?

Çapsız ve küçük biri her fırsatta Ahmet Hakan’ı kastederek “İstesek sinek gibi ezeriz. Bugüne kadar merhamet ettik de hâlâ hayatta kalabiliyorsun” diyordu. Bu çapsız adam hakkında yürekli bir savcı çıkıp haftalar boyunca tehdit, şantaj davası açamamışsa, bu ülkede her türlü kalleşlik beklenebilir. Abdurrahim Boynukalın adlı AKP milletvekili, Hürriyet binasını basan, cebir ve şiddet kullanarak terör eylemi gerçekleştiren kişilere öncülük ediyorsa ve hakkında hiçbir hukukî işlem yapılmıyorsa; hatta AK Parti bu vekili ödüllendiriyorsa ve Başbakan Davutoğlu bazı mazeretlere sığınıyorsa, hangi gazete(ci) kendini güvende hissedebilir? Bir başka AK Pawrti milletvekili, Aydın Doğan’ın tırnaklarını, dişlerini sökmekten bahsediyor ve hiçbir tahkikata maruz kalmıyorsa hangi çete bozuntusunun hangi gazeteciyi döveceği, öldüreceği vs. nereden kestirilebilir!

Nasıl geldik bu noktaya?

14 Aralık’ta Zaman ve STV’ye polis baskını düzenlendi. Tek kelime ile hukuk ayaklar altına alındı, medyaya gözdağı verildi. İpek Koza Grubu’nun malına mülküne haramîler gibi çökülmek istendi. Cumhuriyet Gazetesi’ne, Sözcü’ye, Bugün’e en ağır hakaretler yüksek mevkilerde yer alan kişilerce yapıldı ve toplum adeta bu tür mafya söylemlerine/eylemlerine alıştırıldı.

Dava açılan gazetecilerin listesine bakar mısınız? Sedef Kabaş, Hasan Cemal, Ahmet Altan, Can Dündar, Selahattin Duman, Ayşe Hür… Yakında dava açılmadık yazar-gazeteci kalmayacak. Cumhuriyet tarihinde örneği yok bunun!

Daha birkaç sene öncesine kadar hiçbir gazetede çalışmayan biri ortaya çıkıyor, sırtını MİT’e dayadığını söylüyor ve MİT tarafından iki cümlecikle bile tekzip edilmiyorsa, tabii ki o aşağılık şantajlar, tehditler bir sonuç doğurur. Adam yılların AK Partili yazarlarına 7’li çete diyor da muhatapları esaslı bir cevap bile veremiyor.

Yüreğinizin soğuması için daha kaç Ahmet Hakan’ın dövülmesi gerekiyor? Tutuklamalar, soruşturmalar, muhtemel suikastlar yüreğinize su serper mi? Unutmayın, hiçbiriniz o koltuklarda ebediyen oturamayacaksınız, bir gün mutlaka eşkıyalığınızın hesabını hukuk nezdinde verecek ve cezanızı çekeceksiniz. Bu saatten sonra gazetecilere açılan her davadan, atılan her yumruktan, sıkılan her kurşundan siyasetin en başındaki adamlar, onların bürokratları ve yandaş tetikçileri sorumludur.


Yeni yayın dönemimiz başlarken

Her sene olduğu gibi yine büyük bir heyecanın eşiğindeyiz. Malumunuz olduğu üzere okullar açılıp herkes evine döndüğünde gazetemiz yeni bir sayfa açar, aramıza yeni okurların katılabilmesi için okur-yazar buluşması düzenlenir.

Uzun yaz ve bayram tatili geride kaldı artık. Şimdi kolları sıvıyor, Anadolu sathında okurlarla kucaklaşıyor, Zaman’ın verdiği hak ve demokrasi mücadelesine herkesi davet ediyoruz. Her sene düzenlediğimiz yazar buluşmalarındaki heyecan bu sene de devam edecek ve bu güzel halk, gazetesine yine destek verecek…

Bu sene sizler için yeni bir reklam filmi de hazırladık. 6 ayrı formatta yayınlanacak reklam filminde tek bir kelime bile sarf edilmiyor. Sadece görüntü. Herkesi düşünmeye davet eden ve umut veren bir reklam kampanyası olacak. Sükûtun çığlıklarından esinlenerek hazırlanan reklam, hiçbir şey demeden çok şey söyleyecek. Bu akşamdan itibaren bütün TV kanallarında yayınlamayı planladığımız reklam filminin Zaman okurlarının dışına da taşmasını, demokratik mücadele için bir umut haline gelmesini, özellikle sosyal medyadan çok ciddi paylaşmasını istirham ediyoruz.

Gelişen onca hadise, bu ülkenin Zaman’a ne kadar ihtiyaç duyduğunu, üslubuyla duruşuyla bu gazetenin ne kadar ufuk açıcı olduğunu gösterdi. Siz değerli okurlarımızı her sene ekim ayında yanımızda gördük; yine görmek istiyoruz. İnanın ki onca baskıya rağmen bizi dimdik durmaya sevk eden, önce Yüce Mevla’ya duyduğumuz sonsuz inanç ve güven, sonra da sizin yiğit ve özgürlükçü yaklaşımınızdır. Rabb’im mahcup etmesin…

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind markiert *


*